4 Yıl Sonra İskender, Dağ Kazaları ve Riskler

Bundan tam 4 yıl önce 29 Şubat 2000 gibi çok özel bir tarihte, 32 yaşındayken bu dünyadan göçen dost İskender’i (IĞDIR) anmak için 9 dağcı, sizin bu satırları okuduğunuz sırada Ağrı dağındayız.

Onsuz geçen yıllarda bütün acımıza rağmen, herkes gibi biz de kendimizi hayatın normal koşturmacasına kaptırdık. Günler, haftalar, aylar birbirini kovaladı. Gözümüzü kapattık açtık, dört tane 365 gün geçti gitti. Herşeye rağmen hayat hala devam ediyor ve hala çok güzel. Şubata kızmıyoruz, tıpkı kışa, dağa veya buzula kızmadığımız gibi. İskender’in seçtiği bu tanrısal kombinasyona insan nasıl kızar. Birşeye kızdığımız yok da, sıranın bozulmasına bir türlü alışamadık.

Ölümler ne kadar acı olursa olsun, hayatın bir parçası, en az onun kadar doğal ve en az onun kadar hayata, insana ait. Bu gerçeği artık beynimize kazıdık ama yine de hiçbir Şubat ayında o sevecen ruhu unutmadık. Onu seven dostları olarak her yıl Şubat ayının son haftasını ona ayırdık. Artık geleneksel hale getirdiğimiz anma tırmanışlarımızı tam olarak çözemediğimiz duygularla yapıyoruz belki ama, içimizde öfke, kızgınlık, küskünlük yok. Hikmetinden sual olunmayacağını biliriz, sadece paylaşamadıklarımıza üzülüyoruz. İskender yaşarken olduğu gibi giderken bile ders vermiş bize. Yıllardır sevdiklerimize, dostlarımıza daha sıkı sarılıyoruz. Olur a, onlar da bir gün erkenden gitmek isterler diye.

İskender belki fiziksel olarak aramızda yok ama bir sembol olarak hep var. Her haftasonu AKUT’ta ağırladığımız ve kapsamlı bir eğitim verdiğimiz 20 kadar, 9 – 12 yaş arasındaki kardeşlerimize örnek AKUT’lu olarak İskender abilerini tanıtıyoruz, onun güzel yüzünde yansıyan AKUT ruhunu öğretiyoruz.

İskender’i yitirdiğimiz günlerde içimiz kan ağlarken, ruhumuz henüz onun acısını bütün şiddetiyle yaşarken, daha onu toprağa bile verememişken hiç tahmin edemeyeceğimiz bir şey yaşadık. O sürecin acısı içinde böyle bir şeyin olabileceği, böyle bir şeyin yaşanabileceği aklımıza bile gelmemişti ama insan sürekli bir şeyler öğreniyor, iyi ya da kötü.

Yaşıma rağmen kötülüğün envai çeşidini gördüğüm için, genellikle duygularıma hakim olmayı fazla zorlanmadan beceririm. Ama her yıl İskender’i anmak için Ağrı dağına gittiğimizde, kaza sonrası süreç aklıma geldikçe içimde kızgınlık ile karışık bir acıma, bir utanma beliriyor. Kötü niyetlerine kızıyorum, zavallılıklarına acıyorum ve bunu yapanlar yüzünden insanlığımdan utanıyorum. İskender’in cenazesini daha İstanbul’a getiremeden kaza hakkında spekülasyonlara başlayanlara ve kazayı 52 gün boyunca ta ki, İskender’in babası Yusuf amca bu acıya dayanamayıp evladının yanına gidene kadar, yalancı işbirlikçileriyle gazete köşelerinde ve televizyon programlarında gündemde tutan, ve yaptıklarıyla belki de bir cana mal olan, gazeteci ahlakı ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bu sözümona gazetecilere şunları sormak isterdim;

Bu ülke bugüne dek yaklaşık 32 – 33 dağcısını dağ kazalarında kaybetti. Bunlardan hangisini köşenizde veya programınızda bir satır veya 15 saniye olarak haber yaptınız? Bu ülke iki Dağcılık Federasyonu başkanını dağ kazalarında kaybetti ve ikisi de en fazla 3 gün gündemde kaldı da, İskender’in kazasını babacığı da bu acıya dayanamayıp göçene kadar neden gündemde tuttunuz? Son dört yılda, Ağrı dağında kritik hatalar sonucunda Sertaç (TÜMERDEM) ve Türkiye’nin yetiştirdiği en deneyimli dağcılardan ikisi, Uğur (ULUOCAK) Kırgızistan’da ve AKUT’un en güçlü takım liderlerinden Kürşat (AVCI) Demirkazık dağında hayatını kaybetti. İskender’in kazasında dağcılık uzmanı kesilen siz sözümona gazeteciler, olayın sorgulanmasını geçtim de köşenizde veya programınızda acaba bu dağcılara rahmet dileyip, ailelerine başsağlığı mesajı geçtiniz mi?

Bunlara cevap veremezler, çünkü bunlar zaten o gün de İskender’i umursamamışlardı ki, bugün Sertaç’ı, Uğur’u, Kürşat’ı veya dağcıların acılarını umursasınlar. Onlar İskender’i sadece bir malzeme olarak kullandılar ve alacaklarını aldıktan sonra geçip gittiler. Hala merak ederim, bu tür insanlar hayattan ne bekler, onları ne tatmin eder acaba. İnsanların acılarını ve ölümlerini bile amacına ulaşmak için bir silah olarak kullanan bir ruh hali, kendi çocuğuna nasıl analık – babalık eder, onu nasıl yetiştirir, ona ne öğüt verir. Bir de bu kirli oyuna o gün alet olanlar acaba ne hissediyor bugün.

Bu konuyu fazla uzatmak niyetinde değilim, yukarıdaki soruların cevabını çok iyi bildiğime emin olabilirsiniz, sadece sürecin arka planını sizle paylaşmak istedim.

Bizim gönül verdiğimiz dağlar ve doğanın her bir parçası, tanrısal güzelliği ile insanı her zaman gizli gizli kendine çekmiştir. İnsanoğlu artık doğadan iyice uzaklaşmış ve kendisini beton ve çelik yapılara hapsetmiş durumda. Buna rağmen, boyuneğmez ve mağrur ruhu ile zaman zaman doğanın kucağına yaptığı ziyaretler muhteşem ve cazip ama bazen de tehlikelidir. Dağcılıktan bahsedecek olursak, ilk söylememiz gereken şey şudur; Her ne olursa olsun, dağcılar dağ kazalarına karşı her an dikkatli ve uyanık olmalıdır. Neresinden bakarsanız bakın dağcılık tehlikeli ve riskli bir spordur. Bizler kararlarımızla ancak bu riski kabul edilebilir bir seviyeye çekerek sporumuzu yaparız. Risk, sonucunda gerçekleşmesini istemediğimiz bir olayın meydana gelme olasılığıdır. Bu olasılık her zaman vardır, ama küçük ama büyük. Bizler sadece fiziksel, teknik ve psikolojik antrenmanla, ekipman seçimiyle, rota ve mevsim seçimiyle, takım çalışması ve liderlik yetenekleriyle, doğru stratejilerin ve karar mekanizmalarının kulanılmasıyla bu riski kendimize göre kabul edilebilir, kontrol edilebilir ve üstlenilebilir bir seviyeye çekeriz.

 

Bilimsel ölçekli bazı kaynaklar, nedense riske girmenin cazibesini yapılan eylemin önünde değerlendirirler. Bu bakış açısını hiçbir zaman anlayamadığımı itiraf etmeliyim. Çocukluğumdan bu yana, içinde bulunduğum gruplarda her zaman diğerlerinden daha kolay ve daha fazla riske girebilen bir yapıda oldum. Ancak bugüne dek üstlendiğim risklerin hiçbiri o riskin kendisi için değildi. Kendi adıma riske girmemin tek sebebinin, ulaşmak istediğim yere en hızlı şekilde gidebilmek için, bu yolu kullanmak zorunluluğu olduğunu söyleyebilirim. Dağlara tırmanmak gibi, mağaralara girmek gibi, motosikletle uzaklara gitmek gibi sevdiğim şeylere ulaşabilmek için onlarla ilişkili riskleri de kabullenmem gerekti ve ben de öyle yaptım. Sevdiklerimden vazgeçip evde oturmayı da seçebilirdim elbette, ama o başka bir hayat olurdu.

Riskin kabul edilmesinin sebebi, sonucunda yaşanacak olan kişisel tatmindir. Güzel ve zorlu bir bedensel ve ruhsal etkinlik yaşamanın getirdiği mutluluk, hele bir de içinde tanrısal güzellikler olursa, bazıları için pek az şeyle kıyaslanabilir. Siz ortaya belirli ölçüde fiziksel ve ruhsal güç koyarsınız ve bunu kontrol ettiğinizi düşündüğünüz risk ölçüsünde baştan kabul ettiğiniz tehlikelerle bütünüyle üstlenirsiniz. Bu kontrollü risk yüklenmenin sebebi, bu riskin üstlenilmesi sonucunda terazinin öbür tarafında büyük bir tatminin ve mutluluk kaynağının elde edileceği beklentisidir. Evden çıkarsınız ve sizi mutlu edecek şeyi elde etmek için bu kadar güç, şu kadar fedakarlık koyarsınız ve bu kadar da risk yüklenirsiniz. Herşey iyi gider ve risk sadece bir olasılık olarak kalıp gerçekleşmezse, sonuçta arzu ettiğiniz tatmini elde edersiniz ki, zaten ana amaç da budur.

Bazen arzu ettiğiniz hedef için ortaya koymayı göze aldığınız emek ve risk, hedefi karşılamakta yetersiz kalır. O zaman karşınızdaki tehlikeyi göze almazsınız ve “bir dahaki sefere daha uygun koşullarda” deyip geri dönersiniz. Ama bazen de kabul edilebilir seviyede değerlendirerek üstlendiğiniz risk gerçekleşir. İşte bu noktada her şey değişebilir, tersine dönebilir. Üstlendiğiniz riskin karşılığı, bedensel sıkıntı, zahmet, zorluk ve başarısızlık gibi şeylerse, bunların hepsini ter dökerek yaşar, eğer yeteri kadar iyiyseniz çözer ve sonuca ulaşamadan evinize geri dönersiniz. Her durumda sizin yükümlülüğünüz yapabileceğinizin en iyisini yapmaktır. Ancak bu “en iyisi” her zaman yetmeyebilir. Risk gerçekleştiğinde, boyutlarına bağlı olarak, eğer onu karşılayacak önceden hazırlanmış alternatif planlarınız yoksa riski doğrudan üstlenmek zorunda kalırsınız ki, genellikle insan bedeni ciddi ve sert bir doğrudan karşılaşmayı kaldıramaz. Riskin gerçekleşmesine rağmen alternatif planlar bir yere kadar size ikinci, hatta üçüncü bir şans verebilir. Burada ilk belirleyici, tehtidi algılama hızınızdır, sonrasında yeteri kadar güçle ve süratle cevap verip alternatif planları devreye sokabilir ve ilk şoku fazla zarar görmeden üzerinizden atabilirseniz, devamındaki süreci yönetmek çok daha kolay olur.

Ama bazen herşey çok hızlı gelişir, ne alternatif planlar devreye sokulabilir, ne yeni stratejiler. Gözünüzü açıp kapayana kadar hayat avuçlarınızdan akıp gider. İşte herşeyin tersine döndüğü o anda, duygular ve yetenekler oyun dışında kalır ve sadece olasılıklar vardır elinizde. Burada duygu, güç, yetenek veya malzemenin katkısı herşey durur, zaten onlar yetersiz olduğu için bu aşamaya gelinmiştir. Artık sadece şans yanınızda kalır. Matematik devreye girdiğinde sağ kalmak için denklemin pozitif tarafında kalmanız, büyük ölçüde sizin dışınızdaki faktörlere bağlıdır. Bazıları buna Tanrı der, bazıları şans, bazıları kader. İstediğinizi kabul edebilirsiniz, sonuç aynıdır.

Bütün yapmanız gereken, risk gerçekleştiğinde ilk anda onu en az zararla atlatmak ve sonrasındaki süreci bilinçli bir şekilde yönetmektir. Bunu yapmanın söylemesi kadar kolay olmadığı ortada, ama bu zaten sizin dışınızda size biçilen bir rol. Bunu kabul etmek ve oyundaki rolünüzü en iyi şekilde oynamak gerekli. Bu rol her ne olursa olsun.

www.nasuhmahruki.com

nasuh@nasuhmahruki.com