Bir Milli Güvenlik Akademisi Müdaviminin İzlenimleri

Milli Güvenlik Akademisi’ne kabul edilen ilk Sivil Toplum Örgütü lideri ve 55. dönem müdavimlerinden biri olarak, burada kazandığım bilgi birikiminin hayatımın her alanında kullanabileceğim eşsiz bir fırsat olduğunu düşünüyorum.

Burada geçirdiğim süre içerisinde, ulusal ve uluslararası ölçekteki olaylar, olgular arasındaki bağları, analitik ve kavramsal düşünme becerileri ile kavramayı, değerlendirmeyi ve bu verilerden sonuç çıkarmayı öğrendim.

Konuları disiplinler arası bir metodoloji ile derinlemesine irdeleyerek, yaşadığımız dünyayı ve zamanı artık çok daha iyi anlayabildiğimi ve ilk bakışta birbirleriyle ilişkisiz gibi görünse dahi, gelişmeler arasındaki bağlantıları çok daha sağlıklı kurabildiğimi düşünüyorum. Bunda en önemli payın, yılların tecrübesi ile büyük bir bilgi envanterinin çok iyi hazırlanan bir eğitim – öğretim programı çerçevesinde 5 ay içine sığdırılarak, disiplinler arası bir metodoloji ile gerektiğinde makro gerektiğinde mikro ölçekli olarak aktarılması olduğunu düşünüyorum. Bu çerçevede, her gün derin bilgi birikimleriyle konularında uzman son derece kıymetli hocaların, küreselleşen dünyanın farklı bir penceresinden görünenleri, tamamen özgür ve serbest bir fikir zenginliği ile paylaşmaları da, öğretimin yanısıra ayrı bir zihinsel eğitim fırsatı oldu benim için.

Bu kadar çok konunun bu kadar kısa süreye sığdırılmasının pratik olarak ne kadar zor olduğunu, bu en üst düzey eğitimi alma fırsatını yakalamış ve şu beş ay boyunca, üniversite sıralarındayken bile bu kadar çalışmak zorunda kalmayan müdavim arkadaşlarımın da kabul edeceğini düşünüyorum. Ancak bütün zorluğuna rağmen hepimizin hayatında bir dönüm noktası olan, bu bir anlamda aydınlanma sürecimizin bize kazandırdığı değerlerin ve ülkemiz ve dünya hakkındaki açılımların, bundan sonraki hayatımıza çok daha doğru ve bilinçli bir yön vereceğini biliyorum.

Milli Güvenlik Akademisi’nin, genç Cumhuriyetimizde yarım yüzyılı aşan birikimiyle, ülkemizin sivil ve asker bürokratlarını yüklendikleri ve gelecekte yüklenecekleri önemli sorumluluklara hazırlamak amacıyla büyük fedakarlıklarla yürüttüğü bu programın, eldeki maddi ve manevi imkanlar en iyi şekilde kullanılarak çok daha geniş kitlelere yayılması gerektiğini düşünüyorum. Vatanını, milletini seven ve yurdu için üst düzeyde sorumluluk almak isteyen her Türk vatandaşının mutlaka bilmesi, öğrenmesi gereken konuların ve geliştirmesi gereken düşünce modellerinin öğretildiği bu Akademi’den yetişen bürokratlarımızın, Atatürk İlke ve İnkılapları’nı sadece kağıt üzerinde teorik, kronolojik bilgi olarak değil, aynı zamanda özüne inerek içselleştireceğini, vatandaş olmanın sorumluluklarını en iyi şekilde kavrayacağını, çevresine de bu öz bilgileri aktarmak için elinden geleni yapacağını ve alacağı her kararda doğru analizler ve çıkarsamalar yapacağını düşünüyorum.

Her modern toplum gibi, bizim de en çok ihtiyaç duyduğumuz Milli Güç unsuru, ülkesinin hassasiyetlerini doğru değerlendirebilen, vatanının menfaatlerini herşeyin üzerinde tutan ve gerektiğinde en büyük fedakarlıklardan bile kaçınmayacak şekilde yurt ve insan sevgisi ve bunu taşıyabilecek sorumluluk duygusu ile yetişmiş bireylerdir. Bütün toplumlar vatandaşlarını benzer düşünce ile yetiştirir, çünkü geçmişte olduğu gibi gelecekte de en büyük güç insan gücü olacaktır. Sahip olduğumuz ve olabileceğimiz bütün güçler, ekonomik, politik, askeri veya sosyo-kültürel, hangisi olursa olsun, ancak eğitimli zihinlerin elinde tam potansiyeliyle değerlendirilebilir. Milli Güvenlik Akademisi, uzman kadrosu, büyük deneyimi ve her alana ulaşabilen kaynaklarıyla, ülke yönetiminde önemli pozisyonlara aday herkesi, konumuna ve önceliklerine göre rahatlıkla özgün hazırlanmış bir oryantasyon sürecinden geçirebilir. Böylece bu kişilerin, yetki ve sorumluluk alacakları alanlarla ilgili ülkemizin her türlü hassasiyetini burada detaylarıyla öğrenip, aktif görevlerine bu süreçten sonra katılarak, ülkemize ve milletimize çok daha faydalı olabileceği görüşündeyim.

 

Milli Güvenlik Akademisi gibi büyük bir birikime sahip köklü bir kurumdan mümkün olduğu kadar çok faydalanmak ve onun yaratacağı katma değeri en üst seviyede topluma geri döndürebilmek için, kamu yönetiminin değişik yerlerinde görev alanlardan tutun da, medyada toplumun yakından takip ettiği fikir liderlerine ve gazetecilere, ülkemizde çok başarılı işler yapan sivil toplum örgütü liderlerine, özel sektörün başarılı yöneticilerine, hatta milletvekilliği ve bakanlık gibi çok büyük bir sorumluluğu taşıyan seçtiğimiz liderlere dek, devlet yönetiminde ve toplumsal hayatımızda sorumluluk alan herkesin bu tür bir eğitimden geçmesinin ülkemiz için çok faydalı olacağını değerlendirmekteyim.

Özellikle yurdumuzun dört bir yanından ve değişik seviyelerde eğitim ve farklı sosyo-kültürel yapılardan gelen milletvekillerimizin, geçmişlerindeki kişisel kariyerlerinde özel bir ilgileri olmadığı taktirde, milli güvenlikle ilgili konularda kulaktan dolma, medya haberleri ve parti politikaları haricinde detaylı ve disiplinler arası bir bilgiye sahip olma olasılıkları oldukça düşüktür. Bu durumda, ülke menfaatleri konularında kritik karar verme yetkisinde olan yasa yapıcı milletvekillerimizin sahip oldukları erkle, bütün iyi niyetleri, samimiyetleri ve yurt sevgilerine rağmen, bilgi eksikliğinden dolayı zaman zaman bir takım gecikmeler, sorunlar hatta tehditler yaratabileceği ortadadır.

Ülkemizin değişik seviyelerdeki yöneticilerinin, karar alma süreçlerine aktif olarak girmeden önce, Devletin milli güvenliğini ve milli güvenlik siyasetini ilgilendiren konularda en iyi biçimde yetiştirilmesinin, kurumsal bakış açılarının ve Devlet politikalarının eşgüdümlü, koordineli ve etkin olarak sürdürülmesinde ve bu politikaların taze, heyecanlı ve yeni beyinlerin katılımıyla geliştirilmesinde çok faydalı olacağını düşünüyorum. Aksi taktirde deneme – yanılma yoluyla öğrenilen Devlet politikaları, hem uluslararası alanda bizi zor duruma sokacak, hem de zaman, para ve sosyal kayıplarla kabul edemeyeceğimiz fırsat maliyetleri doğuracaktır. Siyasi Partilerin kendi parti politikalarını, Devletin milli politikaları ile karşılıklı bir iletişim ve etkileşim ortamında değerlendirme ve ortak akılla, ulusal menfaatler çerçevesinde doğru bilgiyi geliştirme fırsatları için en uygun yerin Milli Güvenlik Akademisi olduğunu düşünüyorum. Burada hazırlanacak, ihtiyaçlara ve katılımcıların koşullarına bağlı olmak kaydıyla bir kaç günden, bir kaç aya kadar sürecek eğitim – öğretim programlarıyla, her seviyedeki karar vericilerimizin görev yerlerinde, çağımızın hızlı, değişken koşulları ve beklenmedik gelişmeleri karşısında alternatif stratejileri ve düşünce modellerini büyük bir verimlilikle üretebileceklerini değerlendiriyorum.

Bu işbirliğinin bir diğer yararının da, ülkemizin dört bir yanında görev alacak seçilmiş yöneticilerimizin, Akademi’de kuracakları ilişkilerinin ve dostluklarının, geleceğe dönük çok doğru imkanlar ve fırsatlar yaratacığını düşünüyorum. Koordineli ve eşgüdümlü çalışabilen liderler ve yöneticiler, arzu edilen gelişmeyi çok daha hızlı ve etkin yapabileceklerdir.

Siyasi partilerin meclisteki temsilcileri olan milletvekillerimizin muhakkak ki çok iyi yetişmiş danışmanları ve uzmanları vardır ve herhangi bir kritik karar öncesinde onların fikirleri ve öngörüleri alınmaktadır. Ancak ülkemizin milli güvenliği ve milli güvenlik siyaseti konularında en üst düzey eğitim kurumu olan Milli Güvenlik Akademisi’nde kişisel eğitim almış olanların, Akademi’yle doğrudan oluşturacakları organik bağın, kişisel karar süreçlerinde dolaysız bir etkileşim ve işbirliği fırsatı yaratacağı düşüncesiyle uygulamada hız ve bilgi açısından büyük bir verimlilik getireceğini tahmin ediyorum. Karar vericilerin kullanacağı bilgi kaynaklarının sürekli değişen dünya koşullarına her an adapte olabilecek bir dinamizm ve verimlilikle hazır tutulması ve sürekli takip ve geri bildirimle güncellenmesi ve nihayetinde de karar mekanizmalarındaki bu verim artışının ülkemize etkin bir milli güç unsuru olarak geri dönmesi arzulanan ve beklenen sonucu yaratacaktır.

Bilginin paylaşılması ve doğru kaynaklara yönlendirilmesi, insan aklının sınırsız yaratıcılığı ile her zaman katma değer üretir. Bu eğitimlerin seçilmiş karar vericilere aktarılmasının da benzer şekilde şu anda öngöremediğimiz çok farklı olumlu açılımlara vesile olacağına inanıyorum. Kendi adıma, Yönetim Kurulu başkanlığını sürdürdüğüm AKUT – Arama Kurtarma Derneği’nin geleceğe dair projelerinde bile, burada aldığım bilgiler ışığında arkadaşlarımla yapacağımız değerlendirmeler ve burada kazandığım dünya görüşü ve ülke hassasiyetleri, yol gösterici ve sınırları belirleyici olacaktır. Aynı durumun çeşitli kurumlardan gelen arkadaşlarım için de geçerli olacağına eminim.

Bu bakış açısıyla, seçilmiş karar vericilerimizin bu tür bir özel eğitim – öğretim programını takip etmelerinin, hem kendileri hem de onlardan hizmet bekleyen vatandaşlarımız için çok olumlu değişim, dönüşüm fırsatları yaratacağını düşünüyorum. Bugünün teknolojisi ve iletişim imkanları ile rahatça ulaşabileceğimiz ham verilerin süzülerek ve yorumlanarak, kararlara ve uygulamalara zemin hazırlayacak işlenmiş veriye ve üretilmiş yorumlara dönüşümü ile elde edilen rafine bilginin, ulusumuzun hayatında değişim ve fırsat yaratacak şekilde kullanılabilmesi ve yönlendirilebilmesi için, bilgiyi üreten olarak Milli Güvenlik Akademisi’nin ve uygulayan olarak da seçilmiş karar vericilerimizin işbirliği çerçevesinde bir sinerji yaratılmasının, ülkemize en büyük hizmetlerden biri olacağını değerlendirmekteyim.

Çağımızın en önemli ve değerli kaynağı olan bilginin nasıl yönetileceğini ve yönlendirileceğini bilen karar vericilerimizin, Atatürk’ün gösterdiği ülküde, Cumhuriyet’imizi çağdaş medeniyetler içerisinde layık olduğu yere süratle taşıyabileceklerine inancım tamdır.

www.nasuhmahruki.com

nasuh@nasuhmahruki.com

4 Yıl Sonra İskender, Dağ Kazaları ve Riskler

Bundan tam 4 yıl önce 29 Şubat 2000 gibi çok özel bir tarihte, 32 yaşındayken bu dünyadan göçen dost İskender’i (IĞDIR) anmak için 9 dağcı, sizin bu satırları okuduğunuz sırada Ağrı dağındayız.

Onsuz geçen yıllarda bütün acımıza rağmen, herkes gibi biz de kendimizi hayatın normal koşturmacasına kaptırdık. Günler, haftalar, aylar birbirini kovaladı. Gözümüzü kapattık açtık, dört tane 365 gün geçti gitti. Herşeye rağmen hayat hala devam ediyor ve hala çok güzel. Şubata kızmıyoruz, tıpkı kışa, dağa veya buzula kızmadığımız gibi. İskender’in seçtiği bu tanrısal kombinasyona insan nasıl kızar. Birşeye kızdığımız yok da, sıranın bozulmasına bir türlü alışamadık.

Ölümler ne kadar acı olursa olsun, hayatın bir parçası, en az onun kadar doğal ve en az onun kadar hayata, insana ait. Bu gerçeği artık beynimize kazıdık ama yine de hiçbir Şubat ayında o sevecen ruhu unutmadık. Onu seven dostları olarak her yıl Şubat ayının son haftasını ona ayırdık. Artık geleneksel hale getirdiğimiz anma tırmanışlarımızı tam olarak çözemediğimiz duygularla yapıyoruz belki ama, içimizde öfke, kızgınlık, küskünlük yok. Hikmetinden sual olunmayacağını biliriz, sadece paylaşamadıklarımıza üzülüyoruz. İskender yaşarken olduğu gibi giderken bile ders vermiş bize. Yıllardır sevdiklerimize, dostlarımıza daha sıkı sarılıyoruz. Olur a, onlar da bir gün erkenden gitmek isterler diye.

İskender belki fiziksel olarak aramızda yok ama bir sembol olarak hep var. Her haftasonu AKUT’ta ağırladığımız ve kapsamlı bir eğitim verdiğimiz 20 kadar, 9 – 12 yaş arasındaki kardeşlerimize örnek AKUT’lu olarak İskender abilerini tanıtıyoruz, onun güzel yüzünde yansıyan AKUT ruhunu öğretiyoruz.

İskender’i yitirdiğimiz günlerde içimiz kan ağlarken, ruhumuz henüz onun acısını bütün şiddetiyle yaşarken, daha onu toprağa bile verememişken hiç tahmin edemeyeceğimiz bir şey yaşadık. O sürecin acısı içinde böyle bir şeyin olabileceği, böyle bir şeyin yaşanabileceği aklımıza bile gelmemişti ama insan sürekli bir şeyler öğreniyor, iyi ya da kötü.

Yaşıma rağmen kötülüğün envai çeşidini gördüğüm için, genellikle duygularıma hakim olmayı fazla zorlanmadan beceririm. Ama her yıl İskender’i anmak için Ağrı dağına gittiğimizde, kaza sonrası süreç aklıma geldikçe içimde kızgınlık ile karışık bir acıma, bir utanma beliriyor. Kötü niyetlerine kızıyorum, zavallılıklarına acıyorum ve bunu yapanlar yüzünden insanlığımdan utanıyorum. İskender’in cenazesini daha İstanbul’a getiremeden kaza hakkında spekülasyonlara başlayanlara ve kazayı 52 gün boyunca ta ki, İskender’in babası Yusuf amca bu acıya dayanamayıp evladının yanına gidene kadar, yalancı işbirlikçileriyle gazete köşelerinde ve televizyon programlarında gündemde tutan, ve yaptıklarıyla belki de bir cana mal olan, gazeteci ahlakı ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bu sözümona gazetecilere şunları sormak isterdim;

Bu ülke bugüne dek yaklaşık 32 – 33 dağcısını dağ kazalarında kaybetti. Bunlardan hangisini köşenizde veya programınızda bir satır veya 15 saniye olarak haber yaptınız? Bu ülke iki Dağcılık Federasyonu başkanını dağ kazalarında kaybetti ve ikisi de en fazla 3 gün gündemde kaldı da, İskender’in kazasını babacığı da bu acıya dayanamayıp göçene kadar neden gündemde tuttunuz? Son dört yılda, Ağrı dağında kritik hatalar sonucunda Sertaç (TÜMERDEM) ve Türkiye’nin yetiştirdiği en deneyimli dağcılardan ikisi, Uğur (ULUOCAK) Kırgızistan’da ve AKUT’un en güçlü takım liderlerinden Kürşat (AVCI) Demirkazık dağında hayatını kaybetti. İskender’in kazasında dağcılık uzmanı kesilen siz sözümona gazeteciler, olayın sorgulanmasını geçtim de köşenizde veya programınızda acaba bu dağcılara rahmet dileyip, ailelerine başsağlığı mesajı geçtiniz mi?

Bunlara cevap veremezler, çünkü bunlar zaten o gün de İskender’i umursamamışlardı ki, bugün Sertaç’ı, Uğur’u, Kürşat’ı veya dağcıların acılarını umursasınlar. Onlar İskender’i sadece bir malzeme olarak kullandılar ve alacaklarını aldıktan sonra geçip gittiler. Hala merak ederim, bu tür insanlar hayattan ne bekler, onları ne tatmin eder acaba. İnsanların acılarını ve ölümlerini bile amacına ulaşmak için bir silah olarak kullanan bir ruh hali, kendi çocuğuna nasıl analık – babalık eder, onu nasıl yetiştirir, ona ne öğüt verir. Bir de bu kirli oyuna o gün alet olanlar acaba ne hissediyor bugün.

Bu konuyu fazla uzatmak niyetinde değilim, yukarıdaki soruların cevabını çok iyi bildiğime emin olabilirsiniz, sadece sürecin arka planını sizle paylaşmak istedim.

Bizim gönül verdiğimiz dağlar ve doğanın her bir parçası, tanrısal güzelliği ile insanı her zaman gizli gizli kendine çekmiştir. İnsanoğlu artık doğadan iyice uzaklaşmış ve kendisini beton ve çelik yapılara hapsetmiş durumda. Buna rağmen, boyuneğmez ve mağrur ruhu ile zaman zaman doğanın kucağına yaptığı ziyaretler muhteşem ve cazip ama bazen de tehlikelidir. Dağcılıktan bahsedecek olursak, ilk söylememiz gereken şey şudur; Her ne olursa olsun, dağcılar dağ kazalarına karşı her an dikkatli ve uyanık olmalıdır. Neresinden bakarsanız bakın dağcılık tehlikeli ve riskli bir spordur. Bizler kararlarımızla ancak bu riski kabul edilebilir bir seviyeye çekerek sporumuzu yaparız. Risk, sonucunda gerçekleşmesini istemediğimiz bir olayın meydana gelme olasılığıdır. Bu olasılık her zaman vardır, ama küçük ama büyük. Bizler sadece fiziksel, teknik ve psikolojik antrenmanla, ekipman seçimiyle, rota ve mevsim seçimiyle, takım çalışması ve liderlik yetenekleriyle, doğru stratejilerin ve karar mekanizmalarının kulanılmasıyla bu riski kendimize göre kabul edilebilir, kontrol edilebilir ve üstlenilebilir bir seviyeye çekeriz.

 

Bilimsel ölçekli bazı kaynaklar, nedense riske girmenin cazibesini yapılan eylemin önünde değerlendirirler. Bu bakış açısını hiçbir zaman anlayamadığımı itiraf etmeliyim. Çocukluğumdan bu yana, içinde bulunduğum gruplarda her zaman diğerlerinden daha kolay ve daha fazla riske girebilen bir yapıda oldum. Ancak bugüne dek üstlendiğim risklerin hiçbiri o riskin kendisi için değildi. Kendi adıma riske girmemin tek sebebinin, ulaşmak istediğim yere en hızlı şekilde gidebilmek için, bu yolu kullanmak zorunluluğu olduğunu söyleyebilirim. Dağlara tırmanmak gibi, mağaralara girmek gibi, motosikletle uzaklara gitmek gibi sevdiğim şeylere ulaşabilmek için onlarla ilişkili riskleri de kabullenmem gerekti ve ben de öyle yaptım. Sevdiklerimden vazgeçip evde oturmayı da seçebilirdim elbette, ama o başka bir hayat olurdu.

Riskin kabul edilmesinin sebebi, sonucunda yaşanacak olan kişisel tatmindir. Güzel ve zorlu bir bedensel ve ruhsal etkinlik yaşamanın getirdiği mutluluk, hele bir de içinde tanrısal güzellikler olursa, bazıları için pek az şeyle kıyaslanabilir. Siz ortaya belirli ölçüde fiziksel ve ruhsal güç koyarsınız ve bunu kontrol ettiğinizi düşündüğünüz risk ölçüsünde baştan kabul ettiğiniz tehlikelerle bütünüyle üstlenirsiniz. Bu kontrollü risk yüklenmenin sebebi, bu riskin üstlenilmesi sonucunda terazinin öbür tarafında büyük bir tatminin ve mutluluk kaynağının elde edileceği beklentisidir. Evden çıkarsınız ve sizi mutlu edecek şeyi elde etmek için bu kadar güç, şu kadar fedakarlık koyarsınız ve bu kadar da risk yüklenirsiniz. Herşey iyi gider ve risk sadece bir olasılık olarak kalıp gerçekleşmezse, sonuçta arzu ettiğiniz tatmini elde edersiniz ki, zaten ana amaç da budur.

Bazen arzu ettiğiniz hedef için ortaya koymayı göze aldığınız emek ve risk, hedefi karşılamakta yetersiz kalır. O zaman karşınızdaki tehlikeyi göze almazsınız ve “bir dahaki sefere daha uygun koşullarda” deyip geri dönersiniz. Ama bazen de kabul edilebilir seviyede değerlendirerek üstlendiğiniz risk gerçekleşir. İşte bu noktada her şey değişebilir, tersine dönebilir. Üstlendiğiniz riskin karşılığı, bedensel sıkıntı, zahmet, zorluk ve başarısızlık gibi şeylerse, bunların hepsini ter dökerek yaşar, eğer yeteri kadar iyiyseniz çözer ve sonuca ulaşamadan evinize geri dönersiniz. Her durumda sizin yükümlülüğünüz yapabileceğinizin en iyisini yapmaktır. Ancak bu “en iyisi” her zaman yetmeyebilir. Risk gerçekleştiğinde, boyutlarına bağlı olarak, eğer onu karşılayacak önceden hazırlanmış alternatif planlarınız yoksa riski doğrudan üstlenmek zorunda kalırsınız ki, genellikle insan bedeni ciddi ve sert bir doğrudan karşılaşmayı kaldıramaz. Riskin gerçekleşmesine rağmen alternatif planlar bir yere kadar size ikinci, hatta üçüncü bir şans verebilir. Burada ilk belirleyici, tehtidi algılama hızınızdır, sonrasında yeteri kadar güçle ve süratle cevap verip alternatif planları devreye sokabilir ve ilk şoku fazla zarar görmeden üzerinizden atabilirseniz, devamındaki süreci yönetmek çok daha kolay olur.

Ama bazen herşey çok hızlı gelişir, ne alternatif planlar devreye sokulabilir, ne yeni stratejiler. Gözünüzü açıp kapayana kadar hayat avuçlarınızdan akıp gider. İşte herşeyin tersine döndüğü o anda, duygular ve yetenekler oyun dışında kalır ve sadece olasılıklar vardır elinizde. Burada duygu, güç, yetenek veya malzemenin katkısı herşey durur, zaten onlar yetersiz olduğu için bu aşamaya gelinmiştir. Artık sadece şans yanınızda kalır. Matematik devreye girdiğinde sağ kalmak için denklemin pozitif tarafında kalmanız, büyük ölçüde sizin dışınızdaki faktörlere bağlıdır. Bazıları buna Tanrı der, bazıları şans, bazıları kader. İstediğinizi kabul edebilirsiniz, sonuç aynıdır.

Bütün yapmanız gereken, risk gerçekleştiğinde ilk anda onu en az zararla atlatmak ve sonrasındaki süreci bilinçli bir şekilde yönetmektir. Bunu yapmanın söylemesi kadar kolay olmadığı ortada, ama bu zaten sizin dışınızda size biçilen bir rol. Bunu kabul etmek ve oyundaki rolünüzü en iyi şekilde oynamak gerekli. Bu rol her ne olursa olsun.

www.nasuhmahruki.com

nasuh@nasuhmahruki.com

Ege, Mutlaka Barış ve Dostluk Denizi Olmalı Ama…

Büyük Önder Atatürk’ün Cumhuriyet’imizi kurarken temel aldığı ilkelerin başında; “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” gelir.

Bu sözü ancak onun gibi bir savaş sanatı ustası dile getirebilir ve içini doldurabilirdi. Savaşın ne kadar korkunç bir şey olduğunu, hayatı cepheden cepheye koşmakla geçen Mustafa Kemal gibi gerçek savaşçılar çok iyi bilir. Teoriler ve tarih kitapları, gerçek savaş karşısında korkunçluğu ve acıları ifade etmekte ve yansıtmakta çok yetersiz kalırlar. Gençliği hep ateş altında geçen Mustafa Kemal savaşı, milletin hayatı tehlikede olmadığı sürece bir cinayet olarak tanımlamıştır. TBMM’nin birinci yılında yaptığı konuşmada ulusal bağımsızlığı bir hayat meselesi olarak değerlendirmiş ve şunu eklemiştir; “Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.”

Mustafa Kemal’in gösterdiği yolda ilerleyen Türk milleti de, Ata’sı gibi değerlendirir diğer milletleri ve her zaman büyük bir hassasiyetle, dikkatle, eşitlik ve karşılıklılık ilkesiyle yürütür bu devletlerle ilişkilerini. Bu çerçevede, kural olarak barış isteyen Türk milleti, diğer sınırlarında olduğu gibi Ege’de de hiçbir şekilde sorun çıkmasını arzu etmez. Aynı şey eminim Yunanistan’ın bize benzeyen akdenizli, sıcak kanlı halkı için de geçerlidir. Yüzlerce yıldır paylaştığımız bu ortak coğrafya her iki halkı da birbirine yaklaştırmış ve kültürlerinin kısmen ortak şekillenmesine sebep olmuştur. Bu yüzden yemeklerimiz ve müziğimiz birbirine benzediği gibi fizik olarak bile birbirimize benzeriz. Aslında Atatürk’ün dediği gibi bu ortak coğrafyada, ki devletler yaşadıkları coğrafyanın esiridir, çok daha dengeli, huzurlu ve barış içinde yaşamayı başarabilsek, birbirimize karşı yürüttüğümüz gerilim siyasetini bırakıp, bunun için harcadığımız kaynakları devletlerimizin kalkınmasına ve milletlerimizin refahına ayırabilsek, şüphesiz hayat her iki millet için de çok daha güzel olacaktır.

Bunları söyledikten sonra Yunanistan ve Türkiye’nin neden Ege ve Kıbrıs’ta bir türlü orta yolu bulamadığını anlamaya çalışmak için biraz tarihe bakmamız gerekir. Yüzyıllardır süren sorunların en önemli sebebi, söz konusu coğrafya üzerinde yaşayan iki ülkenin egemenlik haklarında önemli yaklaşım farkları olması ve bu farklı yaklaşımların uluslararası hukuk ölçeğinde çözülememesidir.

Bu sorunları şöyle sıralayabiliriz; karasuları sorunu, kıta sahanlığının sınırlandırılması sorunu, hava sahası sorunları, gayri askeri statüdeki adaların silahlandırılması sorunu, Ege’de egemenliği uluslararası andlaşmalar ile

Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar (coğrafi formasyonlar) sorunu, arama-kurtarma sorumluluk sahası sorunu, bir de tabii ki bugünlerde gündemimizde olan Kıbrıs sorunu. Bu sorunlar elbette ki çözülebilir ve her iki halkın huzur ve barış içerisinde yaşayabilmesi için, hatta sadece bu iki halkın değil, bağlantılı olarak boğazlar ve Ege ile kendi ulusal menfaatleri gereği ilgilenen çevremizdeki diğer devletlerin de barış ve huzuru için çözülmelidir de. Ancak burada unutulmaması gereken, karşılıklı verilen sözlerin değil, devletçe kayıt ve güvence altına alınmış anlaşmalar ve sonrasında yaşanan fiili durumun asli olduğudur.

Yunanistan ve Türkiye arasındaki sorunların, Türkiye Avrupa Birliği’ne girdiğinde hemen çözüleceğini iddia eden söyleme de katılamadığımı ifade etmek isterim. Çünkü bir ülkenin egemenlik hakları alanında kalan yerlerdeki mutlak hakimiyeti, ahdi hukuk gereği o ülkeye sözkonusu kara, deniz ve hava sahası içerisinde, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını kullanma, enerji nakil hatlarından ücret alma ve deniz ticaretinden doğan haklar da dahil olmak üzere her türlü hakkı da beraberinde verir. Sonuçta Ege’de herkes kendi kıta sahanlığı kadar alanda deniz altı ve deniz üstü – hava alanlarında her türlü imtiyaza sahip olacak şekilde hareket edebilecektir. Günümüzün sıcak sorunu Yunanistan’ın karasularını 6 milden 12 mile çıkarma isteği, Avrupa Birliği ile veya değil, Türkiye için kabul edilemez niteliktedir. Çünkü bu işlem gerçekleşirse Ege denizinde Yunanistan’ın hak sahibi olacağı alan 23 birim, Türkiye’nin hak sahibi olacağı alan sadece 1 birim artacaktır. Bu gelişmenin sadece Türkiye için değil ABD ve Rusya için de kabul edilemez olduğunu anlamak için uzman olmaya gerek yok.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasının çözüme ulaşmada büyük yol katettireceği elbette ki bir gerçektir, ancak yüzlerce yıldır süregiden tarihsel sorunlar bu kadar kısa sürede, sanki hiç varolmamışlar gibi çözülemez. İki ülke arasında süregiden politik ve kişisel güvensizlik ancak zamanla ve karşılıklı geri adımlarla kabul edilebilir bir noktaya çekilebilir ki, tarihsel süreçte karşılıklı olarak düşmanlık yaklaşımıyla yetişmiş kültürlerin bu süreci tersine çevirmesi mümkün olmakla birlikte, çok dikkatli bir yönetim sürecine de ihtiyaç duyar. Her iki ülke de, kendi eğitim kitaplarında karşı tarafın sivil halka yaptığı zulümleri daha çocuk yaştayken vatandaşlarına aktarmakta ve gelecekle ilgili algılamalarına bu ezeli düşman formasyonunu yıllardır yerleştirmektedir. Burada haklı veya haksız ayırımına gitmeden, sadece olgusal olarak önce bu gerçeği anlamalı ve eğer bu sorunu çözme niyetindeysek, elimizi doğru değerlendirmek zorunda olduğumuzu vurgulamak istiyorum. Burada en önemli konu bu iyi niyet hamlelerinin ancak karşılıklı olarak yapılması halinde bir yere varabileceğini unutmamaktır.

Atina Depremi sonrasında gittiğimiz kurtarma çalışmalarında AKUT ekibi olarak yaptığımız yardım çalışmalarından sonra, Yunanistan Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmiş ve iki ülke arasında yeni bir yakınlaşma sürecinin başlamasına önayak olmuştuk. Bu gelişme çok iyi yönde ve doğru olmakla birlikte, süreç ancak diğer yan unsurlarıyla birlikte ve tam olarak doğru sürdürülebilirse amacına varabilecektir. Aynı şekilde Türkiye ve Yunanistan Milli Eğitim Bakanlıkları, bir süredir yapılan görüşmelerle ders kitaplarındaki karşılıklı vahşet hikayelerini azaltma yoluna gitme kararı da almıştır. Bunlar elbette ki her iki halk için çok hoş ve olumlu gelişmeler, gelecekte arzu edilen barışı ve huzuru sağlamayı kolaylaştırabilecek temellerdir. Ancak yine de, olayları kendimizi rehavete kaptırıp gevşeyerek değil de, Büyük Önder’imizin dediği gibi milli menfaatlerimiz çerçevesinde değerlendirmek zorundayız. Bu yeni yakınlaşma sürecini yaşarken aklımızdan çıkarmayacağımız tek şey, tedbiri elden bırakmamaktır. Türkiye’nin en büyük başbelası PKK terör örgütünün başının GKRY pasaportu ile Yunanistan’ın Kenya büyükelçiliğinde yakalandığı gerçeğini bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız.

Sade bir vatandaş olarak, dönemin Dışişleri Bakanlığındaki yetkililerine bu süreci neden bu kadar yumuşak çözdüklerini ve Yunanistan iki eli kanda yakalanmışken, dünyanın terörist kabul ettiği, bir zamanlar destekledikleri halde Suriye’nin, İtalya’nın ve Rusya’nın bile dışlamak zorunda kaldığı ve hiçbir ülkenin adını bile duymak istemediği bir terör örgütü liderine her türlü lojistik desteği ve bunun ötesinde pasaport bile veren bir zihniyetin neden bu süreçten kolayca çıkmasına izin verdiklerini sormak isterdim. Bu korkunç sürecin içinde yer alan bu iki ülke, bugün karşımıza terörün her türlüsünü lanetleyen Avrupa Birliğinin bir üyesi ve yakın zamanda üye olacak bir adayı olarak çıkmaktadır. Bu sayede de Türkiye için hayati önem taşıyan Kıbrıs görüşmelerine bizden daha üstün bir konumda katılmaktadır. Bunda bizim kadrolarımızın hatası olup olmadığını sanırım tarih bize söyleyecektir.

1999’a dek, Türk aleyhtarı olan, Türkiye’yi bölmeye, yıkmaya yönelmiş bütün unsurlarla – terörizm dahil (ASALA ve PKK) gizli veya açık işbirliği içinde bulunan Yunanistan ile Türkiye arasında yakınlaşma süreci geçmişe göre bu kadar iyi giderken, kişisel kanaatim olarak Türk tarafının gereğinden fazla iyi niyeti ve bu konulardaki pasif duruşuna karşılık, Yunanistan Parlamentosu’nun ilgili komisyonunun, 1994 yılında “Pontuslu Rumların Soykırımı”nı anma günü olarak ilan ettiği 19 Mayıs günü ile ilgili kararnameyi Yunanistan Cumhurbaşkanının 2001 yılında imzalaması ve yine aynı kararnameyi bugünlerde dostluk ilişkileri geliştirmeye ve iki farklı halkı birarada yaşatmaya çalıştığımız Kıbrıs’ta, GKRY’nin de geçtiğimiz günlerde bu kararnameyi resmen imzalamış olması bence oldukça düşündürücüdür.

Bizler sadece ve sadece eşit koşullar altında, karşılıklılık ilkeleri çerçevesinde barış ve dostluk istiyoruz. Bunun olması için de her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olduğumuzu defalarca ispatlamış durumdayız. Ancak barış, her iki taraf da aynı niyet ve eylem içerisinde olursa sağlanabilecek son derece kırılgan ve alıngan bir olgudur. Bu konuda Yunanistan ve GKRY devletlerinin de en az Türk tarafı kadar dikkatli ve hassas olması gerektiğini düşünüyorum. Bu hassasiyeti ve karşılıklı – kontrollü güveni sağlayabildiğimiz ölçekte her iki halk da kazanacaktır, Avrupa ve çevredeki bütün devletler de öyle…

 

www.nasuhmahruki.com

nasuh@nasuhmahruki.com

Bilgi Çağında Bilgiyi Kullanamamak

21. yüzyılın bilgi çağı olduğu ve bilgiyi elinde bulunduranın diğerlerine karşı önemli bir üstünlük kazanacağı, bugün artık herkesin kabul ettiği bir gerçek.

Devletler, kurumlar ve insanlar arasındaki mücadele, çağımızda dünyayı defalarca kez yoketmeye yetecek güçteki mevcut silahlarla değil, bilgi kaynakları ve bu bilgi kaynaklarının çok çeşitli yöntemlerle ve yine çok çeşitli amaçlarla yönlendirilmesiyle yapılmaktadır. Günümüzde küresel alanda hegemonya veya bölgesel olarak üstünlük kurma amaçlı çalışmalar, yalnızca siyasal yada askeri baskıyla değil, ideolojik araç ve eylemlerle de yapılabilmektedir. Günümüzün en güçlü ve hızlı bilgi paylaşım kaynağı olan yazılı, görsel, işitsel medya ve tabii ki internet bu tür yönlendirmeler için son derece uygun ve düşük maliyetli fırsatlar yaratmaktadır. Bugün için teknolojinin ve bilimin bu tür iletişim imkanlarını iyi kullanan devletler, diğerleri karşısında her tür mücadeleye iki adım önde başlamaktadır.

Bilgi çağında bilgi yönetimi karşımıza çok önemli bir unsur olarak çıkıyor. İşlenmemiş ham verilerin yorumlanarak, kararlara ve uygulamalara zemin hazırlayacak işlenmiş bilgilere, yeni yorumlara dönüşümü ve uygulama ile bilginin işte fark yaratacak şekilde kullanımı olarak ifade edebileceğimiz bilgi yönetimi dayandığı temeller itibarı ile, kullanıcısına büyük avantaj sağlayacak güçtedir. Stratejide, karar mekanizmalarında ve fark yaratmada risk almak, “bilgi yönetimi” temeline dayalı hesaplardan güç alıyorsa, o artık “risk” olmaktan çıkmış, stratejik bir alternatif halini almış demektir. Bilgi yönetimi, salt teknoloji veya mantık da değildir. Bilgi Yönetimi, sezgi ve duyguları da içerir. Bu yüzden Atatürk’ün dediği gibi artık yalnız ufku değil, ufkun ötesini de görebilecek liderlere her seviyede acil olarak ihtiyacımız var.

Bilgi, “bilmek” sürecinde değil “olmak” sürecinde gerçek anlamını bulur ve değerine kavuşur. Bilgi yaşama yansıdığı takdirde bir anlam ifade eder. Kayıtlı kaynaklarda bulundukları halde yaşamımızda hiçbir değişim – dönüşüm yaratmayan bilginin varlığı ile yokluğu arasındaki fark bize göre rahatlıkla gözardı edilebilir. Gelişimi sürekli kılan şey, öğrendiklerimizin uygulamalarımıza, davranışlarımıza yansımasıdır. Bilginin daha sonra kullanılabileceği konusunda da önemli endişelerim olduğunu vurgulamak isterim. Sadece 20. yüzyılda insanlık, yerkürede varolduğu günden bugüne ürettiğinden daha fazla bilgi üretmiştir. 21. yüzyılın sonlarında ulaşacağımız hızı ve işleme kapasitesine erişeceğimiz bilginin boyutlarını bugünden hayal etmek bile çok zor. İnsanlık emin adımlarla, ancak doğal vahşiliğinden ve hükmetme arzusundan hiçbir şey kaybetmeden, sadece onun şeklini ve örtüsünü değiştirerek ilerlemektedir. Önümüzdeki süreç bugüne dek yaşananların yanında ölçülemez hızda ve boyutta olacaktır, sonuçları da öyle…

Anadolu gibi jeopolitik ve jeostratejik açılardan son derece kritik ve belirleyici bir coğrafyada yaşayan milletler ne olursa olsun güçlü olmak zorundadır. Anadolu, tarih boyunca üzerinde hiçbir zaman zayıf ve güçsüz bir milleti barındırmamıştır. İhtiyaç duyduğumuz bu gücün temel kaynağı da, çağımızda bilgi ve/veya bilgiye dayalı unsurlardır. Bir devletin gücünü, o devletin oluşturduğu milli birlik ve beraberlik içerisindeki milleti oluşturur. Milleti doğru bilgiyle donatmak ve milletin potansiyelini ülke için en doğru şekilde değerlendirmek için bilgi çağında bilgiyi yakalamak zorunda olduğumuzu bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız. Bugün için Türkiye, bilginin herşeyden daha değerli olduğu ve gelecek için en önemli belirleyici olduğu bu çağda, bilginin elde edilmesi, işlenmesi ve yorumlanarak yaşama yansıtılması anlamında büyük bir zaafiyet içerisindedir.

Bilgi teknolojilerinde önde giden ülkeler, hızla üretimlerini ve verimliliklerini arttırmakta, buna bağlı olarak gittikçe güçlenmekte ve kendi ölçeklerinde egemenliklerini sağlamlaştırmaktadırlar. Bu sürecin dışındaki ülkeler ancak ağır koşullar altında ve bilgiyi üreten ülkelerin izin verdiği ölçüde takipçi konumda olabilmektedir. Bu süreçte üreten ülkeler ve başkaları tarafından üretilmiş teknolojiyi alıp kullanan ülkeler arasındaki uçurum gittikçe daha tehlikeli boyutlara doğru gitmektedir. Türkiye bir an önce sahip olduğu bütün milli güç unsurlarıyla birlikte, anlamsız çekişmeleri bir kenara bırakıp, bir bütün olarak hareket etmeli ve çağdaş medeniyetler içerisinde layık olduğu yere ulaşmak ve bilgi çağını ulusça yakalamak için her türlü önlemi almalıdır.

18. yüzyılda buhar makinası ile sanayi devrimine geçen batıyı izleyebilmek için Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyeti beklemek zorunda kalan milletimiz, internet’e de 24 yıl gecikmeli olarak ulaşmıştır. Matbaa ile kıyaslayacak olursak bu süreci kabul edilebilir olarak da değerlendirmek mümkün olabilir, ancak 21. yüzyıl, bu tür gecikmelerin faturasını geciken tarafa çok ağır ödetecek bir katlamalı gelişim sistemi içerisinde, her bir gelişmenin bir diğerinin öncüsü olacak şekilde yaşanmaktadır. Bu tür bir çağda Türkiye’nin hiçbir şekilde kaybedecek dakikası yoktur. Sanayileşme sürecine geç başlayan ülkemiz, bu süreci yakalamaya çalışırken, sanayileşmiş ülkeler de boş durmayarak hızlanmış ve bilgi toplumu dediğimiz bugünkü toplum yapılarını yaratmıştır. Türkiye bir an önce kendisini bilgi toplumuna taşıyacak adımları atmalı ve toplumsal optimizasyona erişmelidir. Bilgi toplumuna geçiş için bilişim teknolojilerinin geliştirilmesi, ar-ge faaliyetlerine ağırlık verilmesi, verimlilik, kalite ve rekabetin arttırılması, bilim ve teknoloji planlaması yapılması gibi hedeflerden bahsetmemiz gerekir. Bu çalışmalarıu eşgüdümlü bir koordinasyonla yönetilmesi gerektiğini de vurgulamalıyız.

Sorunlarımıza yüzeysel ve geçici çözümler yerine köklü çözümler üretmek zorundayız. Yetişmekte olan genç nüfusumuzun bilgi teknolojileri çerçevesinde eğitilmesi ve bu insan gücümüze üretime dönük iş olanaklarının açılması Türkiye’nin kalkınmasında önemli bir avantaj yaratacaktır. Ulusça uygulayacağımız politika yaratıcılığa, üretkenliğe, katılımcılığa ve başarıya yönelik olmalıdır. Türkiye’nin gelecek kısa, orta ve uzun erimli ihtiyaçları doğru bir şekilde tespit edilmeli ve çağımızın bilgi teknolojileri temel alınarak buna dönük insan kaynakları yetiştirilmelidir.

Ülkemizin ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan gelişmesinin sağlanabilmesi için çözümü gereken sorunların en önde geleni kuşkusuz eğitimdir. Ülke ekonomisinin belirlenen hedeflere ulaşmasında, artan nüfusun gereksinimlerini karşılamak amacıyla, değişen ekonomik, sosyal ve teknolojik koşullara paralel olarak eğitimin de yenilenmesi ve geliştirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda ekonomik ve toplumsal kalkınma için gerekli itici güçlerden biri de toplumsal okuma alışkanlığının veya kitap kültürünün ülke çapında gelişmesidir. Bugünkü popüler kültür yaratma ve medya yönlendirmesi sistemimizle bunun sağlanabilmesi, keskin bir dönüş yapmadığımız sürece neredeyse imkansızdır. Dünyanın bilgi çağını yaşadığı ve geleceğin muazzam rekabet ortamına kendisini hazırladığı 21. yüzyılın daha başında, toplum olarak bu yarışın çok dışında ve hedeflerinin çok uzağındayız. Bu süreci bir an evvel tersine çeviremezsek, torunlarımız için gelecek, bizim kuşağımız için olduğundan çok daha zor olacak. Hala Mustafa Kemal ve arkadaşlarının mirasını yiyen bir toplum olarak, bizden sonraki kuşaklara yıkılmaya mahkum bir sistem bırakmış olmanın utancı hepimizin olacak.

Ekonomik güce ve stratejik öngörüye sahip olmayan bir devletin birbiriyle çelişkili yada birbirinin etkisini yok eden kararlar alacağını, krizler karşısında o günkü durumu kurtaracak ancak gelecekte aynı sorunun daha güçlü olarak yaşanmasını engellemekten çok uzak geçici bir takım önlemler almakla yetineceğini, hazırlıksız olmasından dolayı plansız bir şekilde kaynaklarını verimsiz kullanarak hazır olmadığı bir geleceğe doğru sürükleneceğini ve sonuçta diğer güçlerin ürettikleri stratejik öngörülerin edilgen bir unsuru olmaktan öteye gidemeyeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda bir an önce bilgi çağına ayak uydurabilmek ve bize çok değerli zamanımızı kaybettiren unsurlardan silkinerek geleceğe hazır olmak için, etkin bir planlama çerçevesinde insan kaynaklarımızı en doğru ve verimli şekilde geliştirmek ve geleceğimizi layık olduğumuz şekilde yaratmak için bilgiyi yaşamımıza yansıtarak davranışlarımızda ve uygulamalarımızda doğru değişimleri yaratmak zorundayız. Bu konuda ikinci bir şansımız olmayabilir…

www.nasuhmahruki.com

nasuh@nasuhmahruki.com

Öncelikler

Hayatımızın her alanında ve her süreçte ilgimizi bekleyen sayısız gelişme ile ilişki içerisindeyiz. Doğal olarak da kendi bilgi dağarcığımız ve öngörü yeteneğimiz çerçevesinde, bu süreçlerden hangilerini nasıl bir sıralama ve süre ile yürüteceğimizi, kaynaklarımızı ne şekilde ayarlayacağımızı, zaman planımızı ne şekilde çıkaracağımızı ayarlıyor ve gerektiğinde güncelliyoruz.

Bu konuyu kişisel olarak değerlendirdiğimizde, okul seçimi, iş seçimi, aile kurma gibi uzun vade planlamalara bağlı konular olduğu gibi, sadece anlık ihtiyaçlara göre verdiğimiz kararlarla da sıklıkla karşılaşırız. Örneğin yemekte ne içeceğimiz, ne renk bir gömlek alacağımız veya arabamızı nereye parkedeceğimiz gibi. Bu seçimlerimizin herbirinin belirli bir plan dahilinde yapıldığı ve kısmen bu plana göre, kısmen de bizim dışımızdaki değişkenlere bağlı olmak kaydıyla sonuçları olduğu hepimizin kabul edeceği bir gerçek.

Hayat bütün yüksek organizmalar için bütünüyle bir karar verme ve seçim yapma sürecidir. Bu yüksek organizmaların en üst seviyesinde yer alan insanlar olarak bizler de, kendi ve çevremizdekilerin geleceği için doğru ve iyi olduğuna inandığımız seçimler yaparız. Bu seçimlerimizi de geçmiş kişisel deneyimlerimize, başkalarının deneyimlerinden değişik yollarla öğrendiklerimize ve elbette ki aklımız, mantığımız ve sağuyumuzla yaptığımız analizlerimize dayandırarak yaparız.

Akıllı her insan önceliklerini belirler ve seçimlerini yaparken, bunun kısa, orta ve uzun vade sonuçlarını mümkün olduğunca öngörmeye çalışarak bir değerlendirmede bulunur. Çünkü çok iyi bilir ki, atasözümüzde geçtiği gibi “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” ve bu yanlış hesabın dönme sürecine kadar yaşanan kayıplar bir fırsat maliyeti olarak karşımıza mutlaka çıkar. Hiçbir akıllı ve sağduyulu insan sonucunda kendisine büyük bir maliyet ve zarar getirecek sürecin içinde yer almak istemez, hele bunun baş sorumlusu olmayı hiç istemez. Dolayısıyla insanlar seçimlerini yaparken önceliklerini ve gelecekle ilgili analizlerini iyi kurgulamaya çalışırlar.

Benzer şekilde bireylerin kullandığı metodolojinin aynısını kullanan toplumlar da, kendi gelecekleri için kısa, orta ve uzun dönem değerlendirmelerde bulunur ve önceliklerinin ve kaynak aktarımlarının seçiminde kitlesel olarak hareket ederler. Bu sürecin kurgulanması ve oluşması elbette ki bireylerin kişisel inisiyatifleriyle seçim yapmalarındaki kadar kolay ve süratli olamaz. Bazı ulusal nitelikli olaylarda karar mekanizmaları, artık toplumların bütün hücrelerine ve iç dinamiklerine işlemiş olacağı için, demokrasinin, hukukun ve bilimin hakim olduğu toplumlarda neredeyse kişisel bir karar verme süreciymiş gibi bir bıçak keskinliği ve süratiyle gerçekleştirilebilir. Fransa’da aşırı sağcı Le Pen iktidarına engel olmak için neredeyse bütün Fransa’nın tek vücut olması veya geçtiğimiz günlerde Madrid’deki terörist saldırıların ertesinde 8 milyon İspanyol’un birarada yürüyüş yapması gibi kitlesel olaylar, medeni ülkelerde acil durumlarda kolaylıkla organize edilebilir. Bazı daha muğlak ve ortak görüş oturmamış konularda ise demokrasinin, hukukun ve bilimin işletilebilmesi için daha uzun bir cevap verme sürecine ihtiyaç duyulabilir.

Tabii bu söylediklerim rasyonel bir dünyada, rasyonel insanların uyguladığı bir süreçtir. Türkiye gibi gerçeklerden koparılmış, sürekli yalan ve taraflı bir propaganda ile yönlendirmelerin yapıldığı bir ülkede ise durum ne yazık ki çok farklı ve üzücüdür. Bu konuda sayısız örnek verebilirim. Hepimizin acıyla hatırladığı 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi ve sonuçları, bu üzücü durumun en belirgin ve elle tutulur örneklerinden biridir. Bilimin ve sağduyunun uyarılarına ve yürürlükte olan yönetmeliklere rağmen, neredeyse bütün ağır sanayiisini birinci derece bir deprem kuşağı olan Marmara Bölgesine kurulmasına 50 yıl boyunca seyirci kalan, hatta kısa dönem menfaatleri uğruna göz yuman, sebep olan çarpık yönetim zihniyetinin bedelini, o çarpık zihniyetin çocukları ve torunları, bir diğer deyişle bu ülkenin insanları canlarıyla ve mallarıyla ödediler. Bu süreci engelleyemeyen bilim ise plansız, programsız, hukuksuz ve çarpık yapılaşmaya sadece seyirci kaldı ve sonucunda, aslında son derece doğal bir doğa olayı olan bir depremle, Türkiye bir savaş geçirmiş kadar zarara uğradı, 20.000’e yakın insan hayatını kaybetti ve ekonomik olarak ülke zaten sıkıntılar içindeyken, bir de bu yıkımın yükünü omuzlamak zorunda kaldı.

Nereye baksak karşımıza yine kısa dönem ve yetersiz – geçici çözümlerle sadece ertelenmiş ama daha da büyüyerek karşımıza çıkmış sorunlarla karşılaşıyoruz. Türkiye’nin çevresinde bize de sıçrama olasılığı bulunduğu halde, sıcak – soğuk savaş koşulları hüküm sürerken, Balkanlarda, Kafkaslarda, Irak’ın kuzeyinde, Suriye’de kan akarken, 400 yıldır Türklere ait olan Kıbrıs’ı, elimizden almak için her türlü hile ve hukuk dışı uygulama kılıfına uydurulmuş bir şekilde yapılırken, bir yanda Ermeniler, sözde soykırımı kabul edin diye bastırırken, diğer yanda Rumlar, Pontus lafını dillerine dolamaya başlarken, Ege’ye sıra gelmişken, irtica ve bölücülük hala en üst seviyede bir tehditken biz hala televole ile, popstarla, futbolla yatıp kalkmaya devam ediyoruz. Bizim geleceğimizi elimizden alacak gelişmeler yaşanırken, ne bize, ne milletimize hiçbir katma değeri olmayan yapay, boyalı, sahte hayatların ve yalan dünyaların gözümüze sokulmasına, zamanımızı çalmasına, enerjimizi tüketmesine, üretkenliğimizi kısmasına seyirci kalarak, aslında kendi depremimizi hazırladığımızın farkında bile değiliz. Türkiye’nin 17 Ağustos’ta yaşadığı, sadece 50 yıldır uygulamadığı bilimin ve gereklerini yerine getirmediği akılın küçük ölçekli bir sonucuydu. Bu yarı cahil yaklaşımın diğer alanlardaki sonuçları, bu depremin yarattığı sonuçlardan çok daha yıkıcı ve geri döndürülemez olabilir.

1. Dünya Savaşı’na nasıl girdiğimizi bilmeyen, Sevr’den ders alamayan, Kurtuluş Savaşı’mızı hangi şartlar ve koşullar altında verdiğimizi unutan, Lozan’ı nasıl başardığımızı bilmeyen, İkinci Dünya Savaşı’ndan nasıl uzak kalmayı başardığımızın farkında bile olmayan, daha da kötüsü bunları bilmesi, öğrenmesi, farkında olması gerektiğinin bile farkında olmayan bir neslin yetişmesinin, herşeyin başı olan insan gücümüze nasıl bir etki yapacağını kestirmek için falcı olmaya gerek yok. 17 Ağustos depremi, bilimi ve akılı dışlayan, önceliklerini yanlış hesaplayan ve kısa dönem menfaatlerle hareket eden toplumların başına gelebileceklerin sadece küçük bir örneğiydi. Bir diğer örneği de tek tek fazla ciddiye almadığımız, hırsız, dolandırıcı deyip geçtiğimiz, ama hastalıklı bir zihniyetle içten içe hayatlarına özendiğimiz banka hortumcularının üstüste konulunca, 22’si birden toplam 77 milyar dolarımızı, hem de bu vatanın özkaynaklarından çalması da, yine sadece küçük bir örnek. Bundan sonrasında Türkiye silkinip kendine gelmezse, Kıbrıs’ın elden gitmesi, Ege’deki egemenlik haklarımızın budanması, bizi birarada tutan Atatürk İlke ve İnkılaplarının teker teker kırılması, terörün ülkede yayılması, Ermenilerin Batı Ermenistan talebi, Rumların Pontus talebi, irticacısı, bölücüsü tek tek patlamaya başlarsa, her biri bir 17 Ağustos Depremi kadar büyük sarsıntı ve yıkım yaratır ülkede ve bu ölçekte eşgüdümlü bir saldırıyla ve yaratacağı yıkımla Türkiye gibi güçlü bir ülke bile başa çıkamaz.

Sonuçta kendi geleceğimiz için nasıl hassasiyetle düşünüyor ve davranıyorsak aynı şekilde ülkemizin geleceği için de aynı hassasiyetle durumumuzu değerlendirmeliyiz. Önceliklerimizi buna göre saptamalı ve bir an önce silkinip kendimize gelmeliyiz. Önceliklerin doğru olarak saptanması ve buna göre zaman planı yapılması ve kaynakların yönlendirilmesi ile alakalı olarak bir de Budizm ile ilgili bir yerde okuduğum bir yazıyı da sizle paylaşmak istiyorum; “Bir okla vurulduğunuzu düşünün, yerde yatıyorsunuz, kanınız yavaş yavaş vücudunuzdan akıyor. Bu durumda okun nereden geldiğini, kim tarafından atıldığını, neden atıldığını düşünebilirsiniz. Bu bir filozofun ya da entelektüelin yaklaşımı olabilir, oysa bir Budist oku çıkarıp atar.” Burada rahatlıkla anlaşılacağı gibi, sorun ne olursa olsun önceliklerini doğru tesbit insanlar ve milletler, sorunlar karşısında gerçekçi düşünecekleri ve davranacakları için, sonuçlarını en az zararla atlatmayı başarabilirler. Ne yazık ki bunun tam tersi de doğru…

www.nasuhmahruki.com

nasuh@nasuhmahruki.com

Konya’daki Enkazın Ardından Düşünceler

Öncelikle sıcak evlerinden yüzlerce kilometre uzakta, bu üzücü olayı yaşayan vatandaşlarımıza yardımcı olabilmek uğruna, gece gündüz demeden büyük bir fedakarlıkla ve inançla çalışmalarını sürdüren, bizler gibi can kurtarmaya gönül vermiş, yurt ve insan sevgisini içinde barındıran resmi ve sivil bütün arama kurtarma ekiplerine, bu ülkenin vatandaşları olarak teşekkür borçlu olduğumuzu ve gerekçesi bizce haklı olmakla birlikte, arama kurtarma çalışmalarının ilerleyen günlerinde onlarla beraber olamamanın üzüntüsünü taşıdığımızı belirtmek isterim.

Kış aylarında, enkaz altında canlı olma ihtimalinin bulunduğu koşullarda zaman baskısı ile çalışmanın ne demek olduğunu bu ülkede en çok yaşayan ve en iyi bilen ekiplerin başında gelen AKUT, bu yaşanan olaydan son derece üzgün ve huzursuzdur. Yaşanan sürecin özellikle bölgede büyük bir iyiniyet ve fedakarlıkla, canla başla çalışmalarını sürdüren yüzlerce arama kurtarmacıyı kırdığının ve emeklerine haksızlık yapıldığını düşündüklerinin farkında olmakla birlikte, içlerinin ferah olmasını ve hepimizi üzen bu yaşanan sürecin, bundan sonrası için ülkemizde değiştireceği zihniyeti düşünmelerini ve bu sayede bundan sonrasında arama kurtarma çalışmalarında çok daha doğru ve planlı çalışmalar yapılacağını ve hiçkimsenin “ben karar verdim”, “ben yaptırdım oldu” diyemeyeceğini ve yetkilerinin arkasına sığınıp, dünyanın hiçbir yerinde uygulanamayacak bir modeli, sanki enkaz altında hiç canlı yokmuş gibi, daha 21. saatte, bütün uyarılara rağmen paletli darbeli – kırıcıyı enkaza sokamayacağını ve uluslararası standartlar ve bilim neyi emrediyorsa, o şekilde hareket etmeyi öğreneceğini, bunun sonucunda da gelecekteki enkaz çalışmalarında herşeyin daha doğru olacağını düşünmelerini istiyoruz.

Arama kurtarma bir disiplindir, bir hobi değildir. Doğası gereği, hem arama kurtarmacı, hem de kazazede için yüksek risk faktörü taşır. Yapılacak herhangi bir yanlışlık birisinin yaralanmasına veya ölmesine sebebiyet verebilir. Dolayısıyla bu sıkı disiplinde arama kurtarma ekiplerinin; “bizim sistemimiz şöyle”, “biz böyle çalışırız”, “biz şu aletleri kullanırız”, “biz bu aletleri kullanmayız”, “bizim olaya yaklaşımımız bu şekildedir” deme aralığı son derece dardır. Bu konuyu bir başka örnekle de açmak isterim. Hiçbir müteahhitin çıkıp; “ben şu kadar yıllık müteahhitim, ustamdan böyle gördüm”, “kumu çakılı böyle elerim”, “harcı şöyle yaparım”, “demiri bu kadar koyarım”, “kalıbı şu şekilde tutarım”, “demirleri bu şekilde bağlarım”, “katları bu şekilde yükseltirim” deme aralığı da son derece dardır. Çünkü inşaat yapmak da ciddi bir iştir, bu yüzden de kuralları vardır ve hatta bu kurallar kanunla da koruma altına alınmıştır. Çünkü herhangi bir yanlış uygulamada, Konya örneğinde olduğu gibi üzücü sonuçları olabilir.

Arama kurtarma konularında dünyada kabul gören çalışma prensibi neyse onu uygulama zorunluluğu vardır. Çünkü bu kuralların tamamı acı deneyimler sonucunda öğrenilmiş ve ona göre oluşturulmuştur. Arama kurtarma kuralları ile ilgili şu slogan da zaman zaman kullanılır. Bu kurallar kanla yazılmıştır, çünkü o uygulamanın kural haline gelebilmesi için birisinin kanı akmıştır. Başka kanlar akmasın diye de bu kurallar getirilmiştir. Ülkeler arasında uygulama farkları olmakla birlikte, bu fark öze ilişkin değil sadece detaylarda kendini gösterecek şekildedir. AKUT’un 8 yılda yurtiçi ve yurtdışında gerçekleştirdiği 162 arama kurtarma görevinden 18’i deprem, artçıl deprem ve enkaz arama kurtarma çalışmasıdır. Bugüne dek girdiğimiz binlerce farklı enkazın altından kurtardığımız 259 kişi bu kurallara olan bağlılığımızın bir sonucudur. Eğitim sistem ve politikalarını, Türkiye gerçeklerini de göz önüne alarak uluslararası disiplin ve kurallar çerçevesinde gerçekleştirmekten hiçbir zaman ödün vermeyen kurumumuz, bu titizliğiyledir ki Birleşmiş Milletler’e bağlı çalışan İnsani Yardım ve Afet Müdahale Ekibi – INSARAG’ın (International Search and Advisery Group) bünyesine yıllar önce dahil edilmiştir.

AKUT bir kurumdur ve kurallar dizgesi ile işler. Üyelerimiz, bizim için kutsal olan bu görevi yerine getirmek için AKUT üniformasını giydikleri andan itibaren artık kişisel düşünmek ve davranmak özgürlüklerini bir kenara bırakırlar ve kurumun bir parçası olarak kurum kurallarıyla hareket ederler. Her AKUT üyesi ilk önce bu kuralları öğrenir ve her ne olursa olsun kayıtsız şartsız uyacak şekilde davranır. Size belki önemsiz gelebilir ama, AKUT üyelerinin özel hayatlarında içki ve sigara kullanmaları kurumu hiç ilgilendirmemekle birlikte, AKUT kıyafetini giydiği andan itibaren hiçbir AKUT’lu elinde sigarayla fotoğraf bile çektiremez.

Bütün üyelerimiz arama kurtarmanın diğer alanlarında olduğu gibi, enkaz arama kurtarma çalışmalarında da nasıl bir yaklaşım uygulamaları gerektiğini uzun ve zorlu, teorik ve pratik eğitimler sonucunda öğrenir ve sınavla sertifikasını alır. Uygulamada da, bu eğitimlerde kendisine öğretilen kuralların dışına çıkma serbestliğine sahip değildir. Basında takip ettiğiniz sözkonuzu anlaşmazlık, enkazın AKUT’a verilen bölümünde, bütün planlaması ve önhazırlığı 6 saatlik bir çalışma sonucunda bloklar halinde kırılan ve demirleri kesilerek ana enkazdan ayrılan beton bloklarının kaldırılması aşamasında yaşanmıştır. Arama kurtarma ekipleri arasında yapılan toplantıda verilen karara ve kendilerine verilen göreve istinaden, uluslararası standartlar dahilinde bu çalışmayı yapan ekibimiz, çalışmanın birinci aşamasını bitirdikten sonra, tabliyelerin enkaza yük bindirmeden ve aşırı bir vibrasyona yol açmadan kaldırılabilmesi için talep ettikleri vinç yerine, önhazırlıkları yapılmış yere kendilerine sorulmadan sokulan paletli, darbeli – kırıcıyı, tüm itirazlarına rağmen durduramamış ve enkaza büyük bir baskı yaratacak şekilde çalıştırılmasını engelleyememiştir. Bunun fotoğraflarını www.akut.org.tr adresinden takip edebilirsiniz.

Sonrasındaki süreçte paletli darbeli – kırıcının çalışması sebebiyle enkazın üzerinden inmek zorunda kalan ve iki saat kadar bunu durdurmak için bir yetkili arayan ekibimiz, o karmaşık ortamda yetkili birileri eliyle sonuca ulaşamayınca, orada bir değerlendirme yaparak, bizim disiplinimize uymayan bu sistemin içinde yer almamaya ve arama kurtarma çalışmalarından ayrılmaya karar vermiştir. Bu olayın nasıl ve nerede yaşandığını farkedemeyen ve tam olarak anlayamayan diğer arama kurtarma ekiplerinden bazıları, hatta bölgedeki yetkili kişilerden de bir kaç kişi, bu olayı o karışık ortamda göremedikleri için, ekibimizin bölgeden ayrılma kararını anlayamamış ve yanlış yorumlar yapmak durumunda kalmışlardır.

Bu süreç en az sizler kadar bizim de içimizi kanatmıştır, ancak bile bile, göz göre göre, yanlış ve tehlikeli bir uygulamaya sessiz kalamayız. Yurt ve insan sevgimiz ve bunca yıldır milletimizin bize duyduğu güven ve sevgi, bize böyle davranmayı emreder. Bu konuda AKUT’un tek itirazının, belki sadece talihsiz bir tesadüf eseri, bizim çalıştığımız yerde başlayan ve olay büyüdükten sonra durdurulan bu uygulama olduğunu vurgulamak ve bu olay hariç enkazın heryerinde, büyük bir fedakarlıkla çalışan ve Türk milletinin özverisini ve çalışkanlığını en iyi şekilde temsil eden, Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş yüzlerce arama kurtarmacının karşılıksız çabasından vatandaş olarak gururlandığımızı tekrar belirtmek isterim.

Bu açıklamalardan sonra, sizlere uluslararası kurallara uygun enkaz arama

ve kurtarma disiplini ile ilgili kısaca bilgi vermek istiyorum. Hangi sebeple oluşmuş olursa olsun enkaz müdahalelerinde çok önemli bir husus olan enkaza ilk yaklaşım, bütün müdahalenin temelini oluşturur. Bu ilk yaklaşım, hem kazazedeler açısından hem de müdahalenin gidişatı açısından operasyonun başarı düzeyini doğrudan etkiler. Enkaz arama ve kurtarma müdahalelerine ilişkin aşamalar sırasıyla şu şekildedir:

1. Aşama; Tespit Değerlendirme ve Emniyet

2. Aşama; Yüzeydeki Yaralıların Kurtarılması

3. Aşama; Olasılığı Yüksek Bölgelerin Tespiti ve Taranması

4. Aşama; Ağır Arama ve Kurtarma Faaliyetleri

5. Aşama; Enkaz Kaldırma

Bilindiği gibi, betonarme binalar, içlerinde bulunan demir donatıdan dolayı

parçalı olarak kırılmaktadır. Ev veya işyerinde bulunan oturma gurubu,

yatak, evye, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi sağlam yapılı, ağırlık merkezi düşük ev eşyaları gibi malzemeler çoğu zaman üzerlerine yıkılan tavan, duvar, kiriş gibi yapıları kısmen de olsa taşıyabilmektedir. Kazazedelerin bu eşyaların yanında olması, yaşama şanslarını olasılık hesapları dahilinde arttırmaktadır. Üzerlerindeki yapıları taşıyabilen eşyalar ile yıkıntı arasında üçgene benzer bir boşluk oluşur. Bu boşluğa yaşam üçgeni – hayat boşluğu denilmektedir. Çoğu zaman çok hassas dengelerde oluşan yaşam üçgeni, enkazın üstünde oluşabilecek ağır vibrasyondan dolayı doğrudan etkilenebilmektedir. Yukarıdaki yükü taşıyan eşyalar kayabileceği gibi kazazedelerin bulunduğu bu noktalarda betonun ufalanmasıyla oluşabilecek toz kütlesinde artış da söz konusu olabilmektedir. Bunun sonucunda da kazazede ya daha çok sıkışır ya da bulunduğu ortamda artan tozdan dolayı nefes alamaz duruma gelebilir. Bunların sadece birer olasılık olduğu, ancak aşağıda ne olduğunu bilmeden çalışan ekiplerin bütün kurgularını olasılıkları gözönüne alarak yaptığı unutulmamalıdır.

Bütün bu husulardan dolayıdır ki, enkazlarda özellikle paletli ve darbeli iş makinaları, ağır delme makinaları yaratacakları aşırı titreşim yüzünden tercih edilmemelidir. Bu tür iş makinalarının yaratacağı şiddetli vibrasyon yukarıda bahsettiğim istenmeyen olayların oluşmasına, yine bir olasılık olarak yol açabilir. Genel olarak mobil vinçler, enkaza düşey eksende göreceli olarak düşük ve kabul edilebilir bir baskı ile sadece kontrollü kaldırma işlemi için kullanılır.

Son olarak kararlılıkları ve çalışkanlıklarıyla enkazdan 6 gün sonra 16 yaşındaki Muhammet’i kurtaran bütün arama kurtarma ekiplerine sonsuz saygılarımızı sunmak isterim. Allah hepsinden razı olsun.

 

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Nuh’un Gemisi ve Ağrı Dağı

İnsanlık tarihinin tartışmasız olarak en önemli destanlarından birine ev sahipliği yaptığımız halde, ne yazık ki bu büyük fırsatı ve potansiyeli gereği gibi yerine getiremiyoruz. Bu yüzden de tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük bir fırsat maliyetinin avuçlarımızdan kaçmasını yıllardır göz göre göre uzaktan izliyoruz.

Bölge turizmine dolayısıyla ekonomisine ve sonuçta ülkemize çok büyük bir katma değer yaratabilecek Ağrı Dağı ve Nuh’un Gemisi ile ilgili konularda bu güne dek sürdürdüğümüz pasif, zorlaştırıcı hatta engelleyici politikalarımızı artık değiştirme zamanı gelmiştir. İçinde bulunduğumuz durum ve gelişen koşullar bu tür bir değişim için gayet uygundur, hatta gereklidir. Buna göre çok daha aktif ve yaratıcı projeler hazırlayarak Ağrı Dağı’nın ve Nuh’un Gemisi efsanesinin çok daha etkin bir şekilde tanıtılması, duyurulması ve bu bölgeye gelmek isteyenlerin uyması gereken bürokratik koşulların kolaylaştırıcı bir şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Dışarıdan takip edebildiğim kadarıyla hükümetimiz de bu konuda benzer düşüncelerle proje hazırlığında. Umuyorum ki izin prosedürlerinde ve hizmet anlayışında yapılacak olumlu gelişmelerle birlikte bu yazdan itibaren Ağrı Dağı ve Nuh’un Gemisi efsanesi yabancılar tarafından daha kolay ulaşılabilir hale gelecek ve etkin bir proje yönetimiyle ülkemize büyük bir ekonomik, politik ve sosyo – kültürel fayda sağlayacaktır.

 

İncil’in “Genesis” bölümünde, Gemi’nin, Ararat dağlarının üzerinde durduğu ifade edilir. İncil uzmanları, Ararat dağlarının, eski Urartu krallığının dağları olduğunu değerlendiriyorlar. Burada bir diğer olası bölge olarak karşımıza Cudi dağı çıkıyor ki, Cudi dağının da Kuran’ı Kerim kaynaklı Nuh’un Gemisi ile ilgili geleneksel efsaneleri mevcut. Benzer şekilde, her ikisi de ülkemiz sınırları içerisinde yer alan bu dağların dışında bir kaç dağın ve bölgenin adı daha Nuh’un Gemisi efsanesinde geçiyor, ayrıca bağlantılı olarak 20 civarında arkeolojik alan da tespit edilmiş durumda.

 

Doğubayazıt ilçesinde Durupınar’da yer alan gemi şekilli oluşum da, Nuh’un Gemisi araştırmacılarının ilgisini çekiyor. Oradaki küçük ve mütevazı müzede de bu konuyla ilgili ilginç buluntular ve iddialar sergileniyor. Bir de yine bölgede bulunan ancak henüz koruma altına alınmayan deniz fosillerini de, bu bölgenin geçmişte sular altında olduğunun bir kanıtı olarak değerlendirebiliriz.

 

Ağrı Dağı ile ilgili iddialarda, en önemli soru Nuh’un Gemisi’nin nerede karaya oturduğu konusudur. İncil’e göre, Nuh’un Gemisi’nin karaya oturmasının ardından 70 gün sonra diğer dağların tepeleri görülmeye başlanmış. Buna göre, Ağrı Dağı’nda zirveye yakın bir bölümü düşünmemiz gerektiğini söyleyebiliriz. Bir de tabii ki Ağrı Dağında yaşanan buzul hareketleri, volkanik aktiviteler ve depremlere bağlı olarak geçmişten günümüze büyük değişimler olabileceğini de göz önünde bulundurmamamız gerekir. Bu konuyla ilgili yapılmış onlarca araştırma, yazılmış onlarca kitap, yüzlerce makale, yüzlerce iddia ve tarihten gelen 2500 yıl öncesine kadar varan kaynaklara dayalı söylemler mevcut.

 

Sonuçta bunlar bilim insanlarının ve araştırmacıların değerlendirmesi gereken teknik konular. Biz ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, ülkemizde bulunan her türlü yeraltı, yerüstü zenginliği, coğrafi, kültürel, turistik kıymetleri akılcı yönetim ve planlama ile ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan, çevreye saygılı, etik değerlere bağlı ve sürdürülebilir uygulamalarla en iyi şekilde değerlendirmekle yükümlüyüz. Kollektif akıl ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuz bunu gerektirir.

 

Bu açıdan bakıldığında, Ağrı Dağı’na ve Nuh’un Gemisi’ne, kendilerine göre dağcılık ve/veya dinsel gerekçelerle gelmek için can atan yurtdışı kaynaklı onbinlerce insanın ve onlarca araştırma ekibinin bu isteklerini belirli bir disiplin ve kontrol dahilinde gerçekleştirebilmeleri için gerekli koşulları sağlamalıyız. Efsanenin bölgenin turizm hareketliliğine ve ekonomik kalkınmasına yaratacağı katma değeri kullanabilmemiz için uygulamalarımızı değiştirmeliyiz. Bugün dünyanın pek çok yerinde bazıları haklı gerekçelerle olmakla birlikte çoğu uyduruk ve yapay iddialarla, hatta planlı ve uzun soluklu kurgularla, herhangi bir kıymeti yada özelliği olmayan bölgelerde muazzam bir turizm hareketliliği yaratılabilmektedir. Örnek olarak ilk aklıma gelenler; Loch Ness gölünün canavarı Nessie, X kilisesindeki Meryem Ana heykelinin ağladığı hikayesi, Y bölgesinde bir kadında Hz. İsa’nın vücudundaki yara işaretlerinin çıktığı hikayesi, Himalayalardaki “Yeti”, Amerika’daki “Sasquatch” (karadamı) efsaneleri, Transilvanya’daki Kont Drakula ve vampir efsanesi, vb.

 

Bu örnekleri elbette ki arttırabiliriz. Ancak burada asıl önemli konu, doğal bir fırsat olarak ve herşey hazır halde, değerini ölçemeyeceğimiz büyüklükte bir insanlık hazinesine sahip olmamıza rağmen, bunu olması gerektiği gibi değerlendirmekten çok uzakta kaldığımızdır. Bizim yapmamız gereken, Nuh’un Gemisi’ne evsahipliği yapan Ağrı Dağı’nda özellikle dinsel ve duygusal nedenlerle bölgeye gelmek isteyen hristiyan dini mensubu hedef kitlesine dönük çevreye ve doğaya saygılı, etik değerlere bağlı, sürdürülebilir turizm politikaları geliştirerek bölgenin kalkınması için kullanmaktır.

 

Burada şunu da vurgulamak isterim, Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda olup olmadığı bulunduğumuz noktada yalnızca bir detaydır. İnsanlık Truva, Jeriko gibi kutsal mekanları bulabilmek uğruna yüzlerce yıl uğraşmıştır ve benzer şekilde İncil’de adı geçen henüz keşfedilememiş kutsal mekanları bulmak için aynı kararlılıkla uğraşmaya da hazırdır. Bunun için kamuoyu da mevcuttur, bu araştırmalara muazzam kaynaklar aktaracak fonlar da mevcuttur. Bizim tek yapmamız gereken, yabancıların yüzlerce yıldır iddia ettiği Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda olduğu söylemine sahiplenmek ve bunu bu topraklara ait bir milli değer olarak kıymetlendirmektir. Nuh’un Gemisi’nin varlığı veya yokluğu araştırmacıların ve inananların cevap bulması gereken bir sorudur. Biz ise elimizdeki müthiş fırsatı artık tepmekten vazgeçmeli ve 21. yüzyılın gereklerine göre değerlendirmeliyiz.

 

Önümüzdeki onyıllarda dünya turizm hareketliliği, bugüne dek hiç olmadığı ölçüde artacak ve büyük bir para hareketini de beraberinde getirecektir. Türkiye çok zengin turizm potansiyeli ile yabancıların gözünde son derece cazip sayısız özelliğe sahiptir. Bu çeşitliliğe bir de Nuh’un Gemisi’ni eklemek ülkemizin çekiciliğini arttıracaktır. Nuh’un Gemisi efsanesini bir pazarlama projesi olarak ele almalı ve akıllı kadrolarla bir eylem planı dahilinde kurgulamalıyız.

 

Bu konuda ivedilikle atılması gereken adımları sıralayacak olursak şunları söyleyebiliriz. Öncelikle yabancı dağcıların izin prosedürlerinin kolaylaştırılması gerekmektedir. Bugün hala Ankara’dan alınan izinler, Ağrı Dağı’na sadece aylar öncesinden organize ve planlı ekiplerin gelebilmesine fırsat vermektedir. Oysa, Türkiye’ye Kapadokya’yı, Antalya’yı veya İstanbul’u görmek için gelen bir turist, aklında hiç olmadığı halde Doğubayazıt veya Iğdır’a gelirse rahatlıkla dağa gitme iznini alabilmelidir. İzin için gerekli koşullar ve ücret saptanır ve Kaymakamlıklar eliyle koordine edilebilir. Burada elbette ki amaç sadece dağcılara değil, inandığı kitabın kutsal mekanlarından birinde bir kaç gün geçirmek isteyen asıl hedef kitlesine ulaşmaktır. Dağcıların ana kamp olarak kullandığı 3350 metredeki Yeşil Kamp’a veya saptanacak alternatif bir kamp yerine kadar açılacak bir yol ve hazırlanacak doğal ortama uygun dağevleri çocuk, yaşlı herkesin bölgeye gelebilmesini ve herhangi bir özel donanıma sahip olmadan konaklayabilmesini sağlayacaktır. Aynı şekilde Nuh’un Gemisi konulu resim, heykel, anı, obje, aklınıza gelebilecek her türlü turistik ürün de geliştirilmeli ve pazarlanmalıdır. Dünyada çok örneği olduğu gibi, Ağrı Dağı’nın paketlenmiş küçük bir taşını bile anı olarak satın alacak sayısız insan çıkacağını unutmamalıyız.

 

Doğubayazıt’a gelen turistler yine belirli kurallar içerisinde isterlerse belirli parkurlarda dağda yürüyüş veya tırmanış yapabileceklerdir. Bugün için Ağrı Dağı büyük oranda dağcıların gelebileceği yapıdadır ancak bizim asıl ulaşmamız gereken toplama göre ancak küçük bir grubu kapsayan dağcılar değil, bütün hristiyan alemi olmalıdır. Bu koşullar yaratıldığı andan itibaren dağcılık ve trekking (yürüyüş) turizmi de kendisini geliştirecek, bu konularla yıllardır içiçe olan bölge halkı kendi iç dinamikleri ile gerekli koşulları yaratacaktır. Burada Devlet’in yapması gereken tek şey, hizmet kalitesini saptayıp kuralları çok açık ve net olarak koymak ve bunların uygulanmasını da en sıkı şekilde denetlemek olmalıdır.

 

Kişisel kanaatim olarak, Nuh’un Gemisi için hazırlanacak çağdaş bir proje, süreç içerisinde getireceği yeni gelişmeler ve açılımlarla birlikte küçük ölçekli bir bölgesel kalkınma projesi bile olabilecektir. Bugün için bölgede idealden çok uzak, kayıplarla dolu, kendine göre bir düzen işlemekte ve bu düzen şimdiki aktif aktörlerin menfaatine sürmektedir. Dağcılık Federasyonu, bölgedeki yerel rehberler ve dağcılık sporunu aktif olarak sürdüren dağcılar arasında oluşturulabilmiş bir fikir birliği olamamasından dolayı, büyük bir çıkar ve anlayış çatışması yaşanmaktadır. Ağrı Dağı, Dağcılık Federasyonu’na, Türk dağcılarına, bölgedeki yerel rehberlere hatta yerel yönetim unsurlarına bile bırakılamayacak kadar önemli ve büyük bir milli hazinedir. Bu hazine ancak Devlet eliyle ve gücüyle planlanacak, kuralları koyulacak ve denetlemesi yapılacak bir işletme sistemine göre yetkileri belirli koşullar dahilinde yerel unsurlara devredilecek şekilde işletilir ve yönetilirse arzu edilen bölgesel kalkınma sağlanabilecektir. Aksi taktirde yarım yapılan bir proje yönetimi, ancak sorunların ve yaraların büyümesine sebep olur ki, bütün bunların olması gerektiğine inancım tam olduğu halde aklımdaki tek soru işareti, bu süreci politik ve menfaat hesapları yapmadan sonuna kadar, tavizsiz, adil, etkin ve doğru bir şekilde yönetebilecek bir siyasi irade gösterilip gösterilemeyeceği konusudur.

 

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

İstanbul’un Kış Fırtınaları

Bugünlerde İstanbul’da, dünyanın en büyük metropollerinden birinde milyonlarca insanın yaşamak zorunda kaldığı aşırı yağış ve soğuk hava koşulları bir kış fırtınasına dönüştü ve büyük zarara yol açtı. Mal kayıplarını ve talihsiz can kayıplarını içimiz kan ağlayarak basından izledik. Çoğumuz saatlerce son derece tehlikeli ve zor koşullarda kaldık. Ülkemizdeki pek çok problemde olduğu gibi, yine çoğumuzun ama az, ama çok kabahati olan gelişmelere bağlı olarak yaşandı bunca sıkıntı. Bunun sebepleri veya sorumluları üzerinde durmaktansa, bundan sonra yaşanabilecek benzer felaketlerde bilinçli vatandaşlar olarak alabileceğimiz önlemlerden bahsetmek istiyorum.

Kandilli’nin İstanbul için 82 yıldır topladığı tarihsel ve istatistiki meteorolojik verilere baktığımızda, mevsimlerde bir takım değişimler olduğunu görüyoruz. İstanbul’un istatistiksel verilerini meteorolojik ve astronomik verilerle karşılaştırdığımızda, ilkbahar mevsiminde uzama, yaz ve sonbahar mevsimlerinde kısalma, kış mevsiminde ise süre değişikliği olmamakla birlikte, bir ay geriye kayma olduğunu görüyoruz. Buna göre meteorolojik olarak Aralık – Şubat, astronomik olarak 22 Aralık – 21 Mart arasında geçen Kış mevsimi, istatistiksel verilere göre İstanbul’da Kasım – Ocak aylarında yaşanıyor.

Bu durumu geçtiğimiz hafta hep birlikte yaşadık. İstanbul ve Marmara bölgesi son 20 yılın en şiddetli kış günlerinden birine maruz kaldı. Ocak ayı ortalama yağış miktarı 77 kg. olan İstanbul’a bir günde bu miktarın % 65’i kadar yağış düştü. Rüzgar zaman zaman fırtınaya dönüşerek saatte 114 km’ye ulaştı. Sıcaklığın (-) 5 dereceye düşmesi don ve buzlanmayı da beraberinde getirdi. Kar kalınlığı ise yer yer 35 cm’ye ulaştı.

Belediyelerin bu konularda görevli bütün ekipleri, sırasıyla “A”, “B” ve “C” planlarını, yani, “düşük yoğunluklu alarm”, “orta yoğunluklu alarm” ve “çok yüksek yoğunluklu alarm” planlarını devreye soktular. Bu süreç içerisinde binlerce personel, yüzlerce ekip ve yüzlerce araç, binlerce ton tuz ve binlerce ton üre kullanarak, kar küreme ve tuzlama çalışmaları yaptılar. Bu süreç içerisinde ekipler, trafikte mahsur kalan vatandaşlarımıza, ağaç devrilmelerine, konut, işyeri, baca ve araç yangınlarına, su baskınlarına, baca ve çatı uçmalarına, buzlanmalara, tabela ve yol levhası devrilmelerine, toprak kaymalarına, acil vakalara, hasta ve yaralı nakillerine müdahale etmişler, enerji nakil hatlarında meydana gelen arızaları ve bağlantılı olarak su verilemeyen yerlerdeki sıkıntıları gidermekle uğraşmışlar, evsiz vatandaşlarımızı spor salonlarında ağırlamışlar ve ne yazık ki bir de arada asılsız ihbarlarla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. İstanbul ölçeğinde bir metropol için bu servislerin yeterli olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur ancak sorumlu ve bilinçli yurttaşlar olarak kendimizi bu tür olaylara hazırlamakla yükümlüyüz.

Yukarıdaki sorunların neredeyse tamamı ağır kış şartlarına bağlı olarak yaşanan felaketlerdir. Bu yüzden kış fırtınaları için “gizli katil” tanımlaması yapılır. Kış fırtınaları ölümlerin ana sebebi olmasa bile, buzlanmış bir yolda trafik kazasına yol açması, kar temizleme çalışmaları sırasında hassas bünyelerde fazla efora bağlı kalp krizine sebep olması veya uzun süre soğukta kalan kişilerde hipotermiye yol açması gibi dolaylı yollardan ölümlere sebebiyet verirler. Kış Fırtınaları, süreleri ve şiddetleri değişken olmakla birlikte can ve malı tehdit etmeleri açısından tehlikelidirler. Geçtikten sonra çoğu zaman görsel olarak çok hoş bir manzara bıraktıkları halde, içindeyken yarattıkları çok değişken koşullar genellikle tehlikeleri de beraberinde getirir. Felaketlerin çoğu gibi kış – kar fırtınalarından da sakınamayız, ancak alacağımız bilinçli önlemlerle can ve mala gelebilecek zararları önemli ölçüde azaltabiliriz.

İstanbul’un istatistiksel verilerine baktığımızda, şehir hayatının nispeten güvenli ortamında bile, zaman zaman gelişebilecek ani bir kış – kar fırtınasına karşı ne tür önlemler almamız gerektiğini bilmemizin şart olduğunu görüyoruz. Aslında bu tür önlemleri ve daha fazlasını, yüzlerce yıldır kışların sert geçtiği bölgelerde yaşayan insanlar geleneksel metodlarla bilmekte ve uygulamaktadırlar. 1928 kışında Tuna’dan kopan buzları boğazda gören ve 1954 kışında yine boğazda buzların üzerinde yürüyen İstanbul halkı da kara kışın ne olduğunu gayet iyi bilirdi. Çocukluğumda kızak yarışmaları yaptığımız evimizin önündeki yokuşun nasıl buz tuttuğunu gayet iyi hatılıyorum. Ancak son yıllarda bu kadar sert kış koşullarının yaşanmaması, İstanbul nüfusunun artık belediye hizmetlerinin sağlıklı bir şekilde verilebilmesini iyice zorlaştıracak kadar artması, vatandaşların araçlarında bir kar zinciri bile bulundurmadan trafiğe çıkması ve sonra da yol ortasında bütün trafiği durduracak şekilde aracının kontrolünü yitirmesi ve plansız, düzensiz şehirleşme bu önlemlerin uygulanması aşamasında önemli zorluklar çıkardı.

Yine de bir vatandaş olarak kendimiz için alabileceğimiz bir takım önlemler elbette ki mevcut; Hafif ve kat kat giysiler ve kaymayacak ayakkabılar giyerek kendimizi sıcak tutmalıyız, yakıtımızı dikkatli kullanmalıyız, su borularının donmasını engellemek için önlem almalıyız, kış fırtınası konusundaki uyarıları basından dikkatlice takip etmeliyiz, dışarıya çıkıp kar küremek, araç itmek gibi fiziksel bir iş yapacaksak, biraz ısındıktan sonra ve dikkatlice bu işi yapmalıyız, özellikle şiddetli rüzgarla kar savrulurken ciğerlerimizi soğuktan korumak için ağzımızı kapatarak nefes almalıyız, kuru kalmaya özen göstermeliyiz, yardıma ihtiyacı olanlara, komşularımıza, yaşlı ve çocuklulara, engelli vatandaşlarımıza yardımcı olmalıyız, şiddetli rüzgar altında açıkta kalmaktan özellikle sakınmalıyız çünkü bu durum, ortamı aşırı derecede soğutur, donma ve hipotermi (vücut ısısının aşırı derecede düşmesi) gibi olayları gözlemlemeyi ve neler yapılması gerektiğini öğrenmeliyiz. Acil durumlarda bilinmesi gereken telefon numaralarını aile fertlerinin tamamının bilmesini sağlamalıyız.

Öncelikle, bir kış fırtınasında herkes potansiyel olarak tehdit altındadır. Bu tehditin boyutu içinde bulunulan ortama ve duruma göre değişir. Bir kar fırtınasına hazırlıksız olarak açıkta yakalandığınızda ilk yapmanız gereken şey sığınacak kapalı bir yer bulmanızdır. Kuru kalmaya çalışmalısınız ve vücudunuzun ısı kaybedebilecek her yanını örtmelisiniz. Kapalı bir yer bulamadığınız taktirde, sizi en azından rüzgardan koruyacak bir engel hazırlamanız ve doğrudan rüzgar almayacak şekilde arkasına veya içine saklanmanız gerekir. Isı elde etmek ve dikkat çekmek için ise, dumandan zehirlenmeyecek şekilde bir ateş yakmalısınız. Bu durumda su için kar yemek vücut ısınızı düşüreceği için pek tavsiye edilmez, ancak karı eritebilirseniz daha uygun olur. Kurtarma ekiplerinin sizi görebilmesi için dikkat çekici bir işaret bırakmayı da ihmal etmemeliyiz.

Şehir ortamında kar fırtınasına açıkta yakalanma olasılığı elbette ki düşüktür. Ancak çoğumuz geçen hafta olduğu gibi araçta yakalanabiliriz. Bu durumda aracımızı emin olmadıkça terketmemek çok önemlidir. Çünkü her tarafın bembeyaz olduğu bir fırtına ortamında, bir de yalnızsak rahatlıkla yönümüzü kaybedebiliriz. İçeride donmayı önlemek ve yakıtı idareli kullanabilmek için saat başı 10 dakika aracınızı çalıştırmalısınız. Ara sıra, aracınızın içini havalandırmak için rüzgar altında kalan camınızı biraz açıp kapamalısınız. Karbon monoksid zehirlenmesini önlemek için, eksoz borunuzun çıkışının kar altında olmadığını mutlaka ara ara kontrol etmelisiniz. Eğer bir trafiğin ortasında değil de yalnız olarak mahsur kaldıysanız, kurtarma ekipleri tarafından görülebilmek için geceye kaldığınız taktirde akünüze dikkat ederek araç içi lambanızı açık bırakın, anteninize dikkat çekici, tercihen kırmızı bir kumaş parçası bağlayın. Kar yağışı durduktan sonra, araç kaputunuzu dikkat çekmek amacıyla kaldırabilirsiniz. Araç içinde birden fazla kişi mahsur kaldıysanız, yanyana sokularak birbirinizin ısısından faydalanabilirsiniz, ayrıca nöbetleşe uyuyarak etraftaki hareketi takip edebilirsiniz. Araç içinde ısı yalıtımı için kullanabileceğiniz, gazete, yol haritası, battaniye, koltuk kılıfı ne varsa kullanın. Bir de özellikle parmak uçlarınızda kan dolaşımınızı arttırmak için arada mutlaka hareket edin. Araç ile mahsur kalma durumlarında bir diğer önemli nokta ise, aracımızın trafik akışını ve kurtarma ekiplerini engellemeyecek şekilde bırakılmasıdır.

Evde veya işyerinde mahsur kalırsanız, soba, şömine gibi ısıtma imkanlarınız varsa, iyi bir havalandırma sağlamayı ve yangına karşı tedbir almayı ihmal etmeden bunları kullanmalıyız. Elektirik veya diğer sebeplere bağlı olarak ısıtma sistemleriniz çalışmıyorsa, kullanmadığınız odaları kapatın, kapı altlarından ısı kaybetmemek için kilim, havlu gibi şeylerle bu boşlukları kapatın, pencerelerden ısı kaybını azaltmak için yatmadan üzerlerini örtün. Vücudunuzun ısı üretebilmesi için, mümkün olduğu kadar iyi beslenin ve bol sıvı için. Hafif, kat kat sıcak giysiler giyerek ısı yalıtımı sağlayın. Bunu yaparken terlememeye de özen gösterin. Çünkü elbisemizde kalan ter ve nem bir süre sonra soğuyarak, vücut ısısını aniden düşürebilir.

Bir de kar fırtınalarının ardından kendini gösteren ve “siyah buz” adıyla anılan, asfalt üzerinde oluşan ince buz tabakasına da çok dikkat etmeliyiz. Siyah buz, her zaman gözle görülemeyen ancak çok kaygan bir buz tabakasıdır ve trafikte çok önemli bir tehdit yaratabilirler. Özellikle köprüler, viyadükler ve rampalar rüzgar hareketlerine bağlı olarak birer siyah buz tuzakları olabilirler.

Son olarak, bu şehri paylaştığımız sokakta yaşayan kedi, köpek ve kuş gibi canlıları, özellikle kış koşullarının aşırı sert geçtiği, dolayısıyla besin maddesi bulmalarının çok zor olduğu günlerde sokakta, bahçede ya da balkonumuzda, yemek artıkları, yumuşatılmış bayat ekmek, buğday vs. bulundurarak besleme konusunda da hassasiyetle durmalıyız.

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Türkiye’nin Karagün Dostluğu

Bundan 52 yıl önce dün, (20 Ocak 1942) güvertesi ve ambarları yiyecek dolu olarak İstanbul’dan Yunanistan’ın Pire Limanına doğru 6. kez hareket eden Kurtuluş gemisi, iki ülke arasında iki yüzyıla yakın bir süredir yaşanan bütün tarihsel çekişmelere ve yaşanan çatışmalara inat, kim olursa olsun yardıma ihtiyacı olana elini uzatmaktan geri durmayacak milletimizin yüceliğini de taşıyordu.

Çılgınlığın had safhada yaşandığı İkinci Dünya Savaşı günleri, Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi Yunanistan için de çok acı bir süreç oldu. 1940 yılının Ekim ayında başlayan İtalyan işgalini, topyekün ve kararlı bir direnişle püskürten Yunanlılar, arkasından gelen güçlü ve acımasız Alman ordularının kuzeyden işgaline direnemezler ve 3 hafta gibi bir sürede Alman ordusu Atina’ya girer. Bundan sonrasında Yunanlılar için “Büyük Açlık” günleri başlar.

Yunanistan’da yaşanan büyük açlığın başlıca sebebi, önce İtalyanlarla, ardından da Almanlarla savaş sırasında, tarım rekoltesinin düşmesi ve Almanların işe yarar herşeyi ordusunu beslemek üzere alıkoymasıdır. Almanların bu tutumu, ülkedeki bütün fabrikaların hammadde sıkıntısından kapanmasını ve ciddi bir işsizliği de getirir. Gıda stokları kısa sürede tükenir ve özellikle kentlerde büyük açlık sıkıntısı yaşanır. İkinci Dünya Savaşında Yunanistan 570.000 vatandaşını, nüfusunun % 7’sinden fazlasını yititir. Bu ölümlerin yarıdan fazlası doğrudan veya dolaylı olarak yetersiz beslenme sonucu olur.

Bu zor günlerde, Ekim 1941 – Ocak 1942 tarihleri arasında toplam beş sefer yapan ve 8000 tona yaklaşan miktarda yiyecek yardımını ülkemizden Yunanistan’a götüren Kurtuluş gemisi, 6. seferinde Marmara Adasında yaşadığı talihsiz bir kaza ile, bütün yiyecek yardımlarıyla birlikte sulara gömülür. Kurtuluş’un taşıdığı 39 kişilik mürettebat ve Kızılay görevlileri güç şartlar altında karaya çıkmayı başarır ve kurtulurlar. Ardından görevi Dumlupınar vapuru alır. Dumlupınar üzerinde yine tonlarca gıda yardımı ile 1942 Mart’ında Atina’a doğru yola çıkar. Yardımlar yerine ulaştırılır ve dönüşte bu kez 13 – 16 yaş arasında 1000 kadar çocuk, savaşın ve açlığın korkunçluğundan kurtarılıp İstanbul’a getirilir. Bu çocuklar İstanbul’un çeşitli hastenelerinde tedavi altına alınırlar. Türkiye’nin Yunanistan’a yardımları Kızılay’ımızın önderliğinde “Tunç”, “Konya”, “Güneysu” ve “Aksu” gemileriyle devam eder.

Yunanistan’da 1941- 1942 kışında yaşanan büyük açlığa, Türk milleti büyük bir hassasiyetle yaklaşmış. İstanbullu Rumların yanısıra İstanbul Belediyesi, İstanbul müzeleri çalışanları, avukatlar, Basın Konseyi gibi sivil toplum örgütleri de, Yunanlı meslektaşları için hazırladıkları yardımları yollamışlar. O günlerde dünya kamuoyu da bu yardım çalışmasını büyük bir ilgiyle takip eder. Bu yardımların dağıtımını organize etmek için 1941 Ekiminde Atina’da uluslararası bir Kızılhaç bürosu açılır.

Aynı günlerde Türkiye, sınırlarına dayanan Nazi tehditi yüzünden savaş stoku yapmaya başlamış ve ülkede ekmek karneye bağlanmıştı. Büyük kentlerin yüyecek ihtiyacı Türkiye için de sıkıntı yaratmıştı. Savaşa girmemekle birlikte savaştan kaçınılmaz olarak etkilenen Türkiye ve Türk insanı, bütün sıkıntılı günlerine rağmen Yunanistan için elinden geleni yapmaktan geri durmaz. İlerleyen günlerde yardım yapan ülkeler arasına Kanada ve İsveç’in de özellikle buğday yardımı katılımıyla açlık sorunu çözülür.

Bu süreç tarihe, Türk ve Yunan halkları arasında sıcak ve dostça bir yardım olarak geçer. Benzer şekilde ilerleyen zamanlarda da, aradaki bütün tarihsel politik sürtüşmelere rağmen, bir tarafın başı sıkıştığında Türk ve Yunan halkları karşılıklı olarak birbirlerine yardım ellerini uzatmaktan hiçbir zaman geri durmamışlardır. Her iki millet te akdenizliliğiyle, sıcak kanıyla ve komşuluk yaklaşımıyla, komşusu zorda kaldığında insan olmanın sorumluluklarını yerine getirmek için elinden geleni yapmıştır.

Yakın tarihimizin en acı olaylarından biri olan Marmara Depremi sonrasında, Türkiye’ye 70’e yakın ülkeden yardım yollanmıştır. Ülkemiz de dünya kamuoyunda kendisine duyulan sempati ve ilginin bir sonucu olarak, sıkıntılı ve acı günlerinde, yabancı devletlerin desteğini alabilmiş ve bu sayede acılarını ve sıkıntılarını azaltabilmiştir. Yunanistan o zor günlerimizde bize destek yollayan ülkelerin başında gelmişti. Ardından Atina’da yaşanan deprem de ise, bu kez görev sırası Türklere düşmüştü. Bu günlere başından sonuna kadar tanıklık eden biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim; Sivil Savunma Ekipleri ve AKUT’un büyük bir çalışkanlık ve fedakarlıkla enkazlara koşması, Yunan kamuoyu tarafından büyük bir saygıyla karşılanmış, hatta Yunanistan Cumhurbaşkanı bizi kabul edip övgü dolu sözler söyleyerek her iki millet arasında yeni bir sıcak yakınlaşmanın başlaması gerektiğini işaret etmişti. Depremlerde karşılıklı olarak yapılan yardımlar iki ülkenin genelde sorunlu yürüyen ilişkisini beklenmedik bir şekilde yumuşatmış ve gelecek için geçmişe göre daha umutlu olmamızı sağlamıştı.

Şurası muhakkak ki, Türkiye ve Yunanistan her zaman dostluk ilişkisi içinde olmalıdır. Öncelikle, istesek te istemesek te, dünyanın bu coğrafyasında yaşamak durumunda olan ve bunun sonucunda komşu olarak yaşamak zorunda olan iki halk olarak, her iki tarafın da kabul edeceği bir denge kurmanın, her iki halk için en doğru çözüm olduğu gerçeğini akıldan çıkartmamalıyız. Kontrollü gerilim siyaseti sadece ekonomik ve sosyo – kültürel kayıplar yaratır. Oysa dostluk ve güven ilişkisi her iki ülkenin de hiçbir zaman kullanamayacakları, anlamsız silah yığınakları yapmasının önüne geçerek, bu kaynakların milletin refahına, eğitimine, sağlığına, kültürüne aktarılmasını sağlar.

Uzun vadede, gerilim siyasetinden vazgeçmek her iki tarafın da kazanmasını sağlayacaktır. Bunun söylendiği kadar kolay uygulanamayacağının elbette ki farkındayım. Bu konularla ilgili sorumlu kişi ve kurumlar, hesaplarını verilen ve çok kolay unutulabilecek sözler ve sözde güven ilişkisi üzerine kuramaz. Mevcut durumu ve eldeki analitik verileri değerlendirerek karar alırlar. Bu çerçevede fazla detaya girmeden şunu da vurgulamak isterim; Bu açıdan bakıldığında söylemler ne olursa olsun fiili durum farklı gelişmekle birlikte, özellikle Marmara depremi sonrasında görev alan karar vericilerimizin, Yunanistan’ın gösterdiği söylem değişikliğine kolay inanan bir siyasi tutum içinde olduğunu ve gözden kaçırılan hamleler nedeniyle bunun bize maliyet yarattığını düşündüğümü vurgulamak isterim. Her iki taraf ta tam olarak üzerine düşeni yaparsa, sonucun uzun vadede her iki millet için çok daha iyi olacağına inanıyorum. Ancak bütün herşey iyi gidiyor, dostluk çanları çalıyor derken, 1994 yılında mecliste kabul edilen “Pontus Soykırımı” günü kararnamesinin 2001 yılında Cumhurbaşkanı tarafından onaylanması veya 14 Eylül tarihini “Küçük Asya Soykırımı” günü ilan etmelerini ve daha başka pek çok gelişmeyi de bu iyiye giden ilişkiler kavramında değerlendirirken zorlandığımı da eklemek isterim.

Küreselleşme olgusu ile ifade edilen içinde bulunduğumuz süreçte, iletişim ve ulaşım imkanları tarihin bugüne dek kayıt ettiğinden çok daha süratli ve etkin bir biçimde kullanılabilmekte ve bu sayede dünyanın çok uzak bir köşesinde yaşanan olay anında kitle iletişim araçları ile takip edilebilmekte ve eğer herhangi bir tepki gerekiyorsa, bu tepki de neredeyse eş zamanlı olarak verilebilmektedir.

Geleneksel Türk kültüründe “aç budunu doyurmak, çıplak budunu giydirmek” büyük bir erdemdir. Benzer şekilde yardıma ihtiyacı olana el uzatmak ta öyle. Bu görgü ve kültür ile yetişen milletimiz tarih boyunca başı sıkışan pek çok millete ve devlete yardım elini uzatmıştır. Bunun bir örneği olarak son yaşanan İran depremine Türk ekipleri süratle müdahale etmiştir. Daha öncesinde, Atina, Tayvan, Hindistan depremlerinde ve Mozambik selinde aktif olarak görev alan ve çok başarılı çalışmalar yapan, aralarında AKUT’un da bulunduğu Türk ekipleri dünya kamuoyunda son derece olumlu izler bırakmıştır.

Bu sürat çağının dezavantajlarından biri olarak, herşeyin çok çabuk olarak tüketilmesi ve unutulmasını söyleyebiliriz. Ancak gelecek kuşakları yetiştirirken elimizdeki en önemli veri kaynağı geçmişimizdir. Yeni nesillere geleneksel bakış açılarımızı, atalarımızın yaptıkları ve onlara karşı yapılan her türlü hareketi ve olumlu – olumsuz ders çıkarılması gereken herşeyi doğru olarak aktarmak, tarihten ders almak çok önemlidir. Aksi taktirde geçmişinden ders alamayan, geçmişi ile arasındaki köprüyü kaybeden milletler, bugünü de sağlıklı yaşayamayacakları için, geleceklerini de sağlıklı yaratamazlar. Geleceği, zamana bağlı olarak ileride karşılaşacağımız bir süreç olarak değil de, yönü, yeri ve hedefi çok net olarak tanımlanmış, belirli bir vizyona doğru ilerleyen ve nasıl şekilleneceği bizim bugünkü hareketlerimize bağlı olan bir yansıma olarak değerlendirmeliyiz. Ancak o zaman geleceğimiz bizim aklımızın, çalışkanlığımızın ve kararlılığımızın ürünü olabilir.

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Devlet ve Devlet’in Yöneticileri

Büyük önder Atatürk’ün bizlere armağan ettiği, birinci vazifemiz olarak onu sonsuza dek korumak ve kollamak görevini verdiği ve her zaman en kıymetli hazinemiz olarak tanımladığımız cumhuriyetimizi temsil eden devletimizin, son 50 yılda kırmadığı, haksızlığa uğratmadığı, şu veya bu sebeple canını yakmadığı neredeyse bir tek namuslu vatandaşımız yoktur. Ne yazık ki tarihimiz de bu tür yanlış uygulamalarla doludur.

Devlet, kendisini vatandaşından daha önemli gördüğü ve onun üzerinde her tür hakka sahip olduğunu düşündüğü için, vatandaşına her tür uygulamayı, hukuka veya ahlaka uygun olsun olmasın, kendisinde bi hak olarak görmüştür ve hala da görmektedir. Bu bakış açısı öyle yer etmiştir ki, kendisinin bile son şansı olabilecek en üstün ve en fedakar evlatları olan Mustafa Kemal ve silah arkadaşları bile, haklarında çıkarılan idam fermanları ile o zamanki Osmanlı Devletinin kendisine düşman bellediği, kırdığı evlatlarının listesine dahildir. Benzer uygulamalar Atatürk sonrası süreçte bugün de Devletimiz tarafından çok az değişiklikliklerle aynen uygulanmaktadır. Devlet, gücü yettiğine adaleti uygular, yetmediğine uzaktan bakar, kayıt altına alabildiğinden vergi, elektrik, tapu gibi borçlarını tahsil eder, kayıt altına alamadığını görmezden gelir. Kendisine, dolayısıyla aslında millete ait olanı gasp edenlere peşkeş çekerek, o milli değerlerde vatandaşlık hakkı olanların haklarını bir kalemde siler ve bunu da bir takım uyduruk gerekçelerle savunmaya çalışır. Böylece kamu malına karşı hırsızlık, gasp gibi suçları işlemeyen namuslu vatandaşlarını da hiç rahatsızlık duymadan mağdur eder. Tahmin edebileceğiniz gibi bu örnekleri öyle çok arttırabilirim ki sayfalarca Devlet aleyhine yazmam gerekir.

Şimdi yukarıda yazdığım paragrafta “Devlet” yerine, “devletin o konumdaki yetkilileri” cümlesini koyup lütfen bir daha okuyun. Yukarıda da belirttiğim o sayfalarca devlet tarafından yapılan yanlış ve haksız uygulamaların tamamı, gerçekte devletin karar vericiler ve uygulayıcılar konumlarında olan atanmış ve/veya seçilmiş insanlar tarafından yapılan haksızlıklar ve yanlışlıklar, hatta ihanetlerdir ve hiçbiri, soyut bir kavram olan devletin ve sonuçta Cumhuriyetimizin üzerine atılacak suçlar değildir. Kararları insanlar alır ve insanlar uygular, sonuçlarından da insanlar sorumludur. Bu sorumluluğun da elbette ki iki boyutu vardır, birincisi seçilmişlerin yetkilerini yanlış kullanarak, hatta aşarak yaptıkları haksız ve yanlış uygulamalar, ikincisi de bu konumlara vatandaşın, seçmenin, yani bizlerin özgür iradesiyle getirilen bu kişilerden bir hesap sorma mekanizmasını kuramayıp, yaşadığımız sorunlarla ilgili bütün faturayı devlet adını vediğimiz soyut kavrama çıkarıp, sorumluluğu üzerimizden atma kolaycılığına kaçmamızdır.

Devlet, ortak bir hayatı ve kültürü paylaşan bir toplumda, toplumu düzenleme, topluma güvenlik, refah ve huzur sağlama amacını güden ve bu amaca yönelik olarak kanun koyma, bu kanunları uygulama, yargılama, cezalandırma gibi güçlere sahip olan kurumdur. Devlet, sonuçta bir kurumlar bütünüdür ve bu bütünü var eden de toplumun kendisidir.

Devlet iradesinin ne yönde ve ne şekilde gerçekleşeceğini belirleyenler, devleti oluşturan kurumların her birinde görev alan insanlardır. Çok açık olarak ortadadır ki, son elli yılda hemen hemen her alanda çok önemli hatalar yapılmıştır, ancak burada üzerine basarak vurgulamaya çalıştığım tek şey, bu hataların, Atatürk’ün bize armağan ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin, devletimizin planlı, bilinçli, istekli bir şekilde, bu yönde bir irade kullanarak gerçekleştirdiği eylemler olmadığıdır. Devlet yönetiminde elbette kullanılan ve hakim olan bir irade vardır, ancak bu irade, devletin kurumlarını yönetme konumunda bulunan insanların iradesidir. Bunun hesabı sorulacaksa, ki mutlaka sorulmalıdır, bu hesap yetkilerini yanlış ve haksız kullanan yetkililere sorulmalıdır. Çünkü akıla, zihne ve bilince sahip olmayan ve ancak soyut bir kavram olan devlet, açık olarak bir irade geliştirme ve uygulama yeteneğinden yoksundur. Burada kullanılan irade atanmış veya seçilmiş olan insanların iradesidir.

Devlet otoritesindeki en küçük bir boşluk, bu boşluğun birtakım gayrı meşru yapılanmalar tarafından doldurulmasıyla sonuçlanacaktır. Bundan da tüm bireyler zarar görecektir. Zayıf bir devlet, toplumun içindeki bazı çıkar çevrelerinin etkisi altında kalacak ve yine toplumun geneli bundan zarar görecektir. Dolayısıyla bir toplumun içindeki her bireyin, güçlü bir devlet mekanizmasına taraftar olması gerekir. Devletin güçlenmesi için çaba harcaması, devletin zayıflamasına yönelik eylemlere karşı da tavır alması gerekir. Kısacası devletine sahip çıkması gerekir.

Bu konuyu çok iddialı olarak söylüyorum, çünkü benim de devlete kızmak için çok haklı gerekçelerim olmakla birlikte, asla böyle bir yanılgıya düşmediğimi size daha iyi ifade etmek için kendimden de bir takım örnekler vermek istiyorum. 1994 yılında Rusya Dağcılık Federasyonu tarafından verilen ve 10 yıl geçtiği halde henüz Türk dağcıları tarafından ikinci tekrarı olmayan ”Kar Leoparı” ünvanı ile adım Türk kamuoyunda duyulmaya başlandı. Ertesi yıl 1995 yılında Everest’e çıkan ilk Türk ve dünyadaki ilk müslüman dağcı olarak tanındım. Bir sonraki yıl “Camel Trophy”de takım arkadaşımla birlikte Türkiye’ye Takım Ruhu sıralamasında dünya ikinciliği getirerek ve aynı yıl, dünya dağcılığında çok prestijli bir yeri olan “Yedi Zirveler” projesini tamamlayan dünyadaki 44. dağcı ve en genci olarak bu tür konulara ilgisi olan vatandaşlarımız adımı duydu. 1996 yılında dağcı arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz AKUT, Arama Kurtarma Derneği ile yavaş yavaş bütün Türkiye bizden haberdar olmaya başladı ve önce 1998 Adana Ceyhan depreminde, ardından da 1999 Marmara depreminde yaptığımız gönüllü çabalarımız ve kurtardığımız yüzlerce can, AKUT’u, Türk milletinin gönlünde Türkiye’nin en güvenilir kurumu yaptı. 1999 yılında TESEV’in anketinde güvenilirlik sıralamasında birinci seçildik, 2000’de ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ardından ikinci seçildik.

Derken bunu hiçbir zaman anlayamadık ama herşey bizim için daha zor olmaya başladı. Marmara depreminde, aç, susuz, uykusuz, durup dinlenmeden bir can daha kurtarabilmek için enkazdan enkaza koşarken, dönemin Sağlık Bakanı bütün kamuoyuna bizim şov yaptığımız yönünde açıklamalarda bulundu. Devletimize olan koşulsuz bağlılığımız ve sadakatimizle, bütün medya bizden saldırgan bir tutum, sert bir cevap beklediği halde, sadece başımızı önümüze eğdik ve sayın bakanımız yanlış bilgilendirilmiş diyerek konuyu geçiştirdik. Ardından çeşitli basın kuruluşlarınca hakkımda ermeni ve yahudi olduğum iddiaları satır aralarında yazılmaya başlandı. Sanki bu ülkede gayrı müslim olmak suçmuş gibi. Ermeni ve yahudi vatandaşlarımızdan özür dileyerek bunun doğru olmadığını bir kaç kez ifade etmek zorunda kaldım. Sonra devletimizin arama ve kurtarma konusundaki kurumu Sivil Savunma Genel Müdürlüğü’nün bazı personeli tarafından kamuoyu önünde değişik vesilelerle şov yapmakla, öne çıkmakla, onların başarılarını çalmakla suçlandık. Devletimize zarar gelmesindense, kendimizden önde gördüğümüz biricik AKUT’umuzu bile feda edebilecek tutumda olduğumuz için, bu suçlamalara karşılık vermedik. İlişkilerimizi kişiler değil kurumlar bazında çözme yoluna gittik.

2000 yılı Şubat ayında sevgili İskender’i (IĞDIR) kaybetmemize sebep olan dağ kazası ve tesadüfen tam o günlerde yaşanan medya önünde istifa eden 3 (üç) üyemizin akıl almaz yalanlarıyla, AKUT’u yoketmek için fırsat bekleyen bazı medya kalemşörlerinin girdiği işbirliğine sadece şaşırdık, neden bunun yaşandığını bir türlü anlayamadık. 2001 yılı Şubat ayındaki Hindistan depreminde enkaz altından iki can kurtarıp bütün dünyaya Türk gönüllülerinin fedakarlığını ve çalışkanlığını gösterirken, daha önce hiç olmayan bir şey başımıza geldi, derneğimize polis gelip giden üyelerin kayıtlarını kontrol etti. Bu konuyu da hiçbir yerde açmadık. Bu yıllar içerisinde defalarca denetlendik, dernek defterlerimiz ilgili bütün kurumlar tarafından ayrı ayrı, üst üste denetlendi. Türkiye’de faal görünen 78.000 derneğin kaçının bizim kadar sıkı denetlendiğini bugün bile merak ederim.

Sonra 2001 yılı Mayıs ayında Yönetim Kurulu başkanı olarak ve yönetimdeki 6 arkadaşımla birlikte, valilikten izin almadan 3 üyemizi Amerika’da 11 farklı arama kurtarma kursuna gönderdiğimiz için mahkemeye çıkarıldık ve 1 yıl hapisle yargılandık. Bütün gazetelerin, hatta Yunanistan ve Alman basınının bütün kışkırtmalarına rağmen, ağzımızdan sadece şu sözler döküldü: “Hiçkimse kanunların önünde veya üzerinde değildir, bilmeden de olsa bir suç işlediysek, kanunlar karşısında boynumuz kıldan incedir. Yüzlerce can kurtaran bir ekip olmamız bize ayrıcalık tanınmasını gerektirmez.” Bu tutumun, beni arayan Yunan ve Alman basınını ne kadar şaşırttığını varın siz düşünün. Bu konuda da devletimize asla değil ama, asıl sorumlunun konunun buralara gelmesine sebep olan ve uluslararası kamuoyunda Türkiye’nin uğrayacağı zararı hiç düşünmeden topun gelişine vuran valilik makamına bilgi veren kişiler, dernekler masası ve savcılık makamlarındaki kişilerin olduğu düşüncesini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmadık.

Birleşmiş Milletler’in Arama Kurtarma yapısı olan INSARAG’a akredite bir kurum olmamıza ve OCHA’nın afet planlamalarına dahil olmamıza rağmen, 2003 yılında Cezayir’de yaşanan depreme, bütün bilgi birikimimiz ve deneyimimize ve ülkemiz adına bölgeye gidip can kurtarma çalışmalarına katılma konusundaki bütün çabalarımıza ve başvurularımıza ve Türkiye’den bir ekip yollanmasına rağmen bu ekibe dahil edilmedik. Aynı durum neredeyse geçtiğimiz günlerde yaşanan İran depreminde de başımıza gelecekti ki, bu kez daha hazırlıklıydık ve büyük baskılarla, uluslararası standartlar çerçevesinde 18 kişi olarak hazırladığımız arama kurtarma ekibimizden, yer olmadığı gerekçesiyle sadece 5 (beş) kişilik bir ekibe izin alabildik ve bölgeye yollayabildik. Oysa bölgeye Türk ekipleri jeeplerini bile götürmüştü.

Sonuçta eğer devlete kızmak için bahane arasaydık, emin olun düşünemeyeceğiniz kadarı zaten vardı, ancak bizler devletimizin varlığını her zaman ve her koşulda kendi varlığımızın önünde gördük. Atatürk’ün dediği gibi, kendimizi inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisi olan Türk gençleri olarak tanımladık. Bir gün AKUT ve Türkiye Cumhuriyeti’nin menfaatleri çakışırsa, haklı – haksız, doğru – yanlış ayırımına gitmeden derhal geri adım atacağımızı ve bu yönde en ağır fedakarlıkları bile, (derneğimizi kapatmak dahil) yapmaktan geri durmayacağımızı bugün her üyemiz bilir ve ona göre hareket eder. Hedefimizi hiçbir zaman karıştırmamalıyız, hedef devletin kendisi asla olamaz. Devlet gücü ve yetkisini yanlış, eksik, haksız kullanan insanlardır burada düzeltilmesi ve değiştirilmesi gereken.

Güçlü bir devlet, sadece güvenliğin değil, toplumun genel refahının sağlanması için de zorunludur. Sağlık, eğitim, ulaşım, sosyal güvenlik gibi temel ihtiyaçlar, farklı kaynaklarla da olsa devletin idari sorumluluğunda yerine getirilir. Topluma fırsat eşitliği ve yaşam standartlarında düzenli bir yükselme ve refahta hep daha iyiye doğru gidişi sağlamak ancak devletin idaresi altında kamu kaynaklarının en verimli kullanılması ile yapılabilir.

Teorik olarak bu durumun elbette ki farkındayız, eğer devlet adını verdiğimiz kurumlar bütünü bu şekilde hareket etmezse, kamu kaynaklarının israf edilmesi, haksız kazanç ortamlarının yaratılması ve vatandaşlar arasındaki eşitlik ve hakça paylaşım gibi adalet olgusunun zarar görmesini getirir ki, uzunca bir süredir ülkemiz bu durumdadır. Ancak yakın zamanda, bu durum değişmek zorundadır ve değişecektir. Küreselleşmenin, iletişim ve ulaşım imkanlarının artık muazzam hızlara ulaştığı, uluslararası ekonomik, sosyal ve politik etkileşimin küresel rekabet ortamı içerisinde bugün ulaştığı nokta, içe dönük ve sadece kendi ülkenizi ilgilendirir gibi görünse bile, sorumsuz politikaları ve devlet yönetimi adı altında “akıl ve hukuk dışı” uygulamaları sürdürmek giderek daha da zorlaşmaktadır.

Devletin zayıflıklarına tepki duyan ulusal ve uluslararası piyasalar, kitle örgütleri, sivil toplum ve diğer kuruluşlar, devletin belirlenmiş amaçlarını gerçekleştirme yeteneğini güçlendirmek için daha iyi bir hükümet yönetimi ve gerekli her tür çağdaş değişim talepleri konusunda giderek daha ısrarcı olmaktadır. Hem toplum hem de küreselleşen dünya artık değişim talep etmektedir.

Bu değişimin kaçınılmaz olduğunu kabul ettikten sonra, karşımıza çıkan en önemli faktör, geçmişte verilmesi gereken hesapları devletimize değil de, onun kurumlarını idare eden insanlara yönlendirme gerçekliğini aklımızdan bir an olsun çıkartmamamızın gerekliliği ve şartıdır. Aksi taktirde sonuna kadar haklı olduğumuz bütün kızgınlığımızı ve öfkemizi, varoluşumuzun biricik temeli olan Cumhuriyetimize yönlendirmek yanılgısına düşebileceğimiz ve asıl suçluların cezasız kalarak, yaptıklarının yanlarına kar olmasına sebep olacağımızı unutmamalıyız.

www.nasuhmahruki.com

nasuh@nasuhmahruki.com