Egemenlik Kavramı Üzerine

Son dönemlerde değişik vesilelerle gündeme gelen ve ne yazık ki açık bir ifade olmakla birlikte sıklıkla yanlış yorumlanan egemenlik kavramı üzerinde bir süredir özel bir ilgi ile düşünüyor ve bu kadar farklı yorumun sebebini tam olarak anlamaya gayret ediyordum. Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni üzerine kurduğu; “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” sözü, çoğu kez çeşitli gruplar tarafından yanlış yorumlanarak, yanlış açılımlara sebep olmuştur. Çıkış noktası yanlış olunca da buradan yapılan çıkarsamalar da külliyen hatalı olarak devam etmektedir.

Öncelikle, Anayasamızda, 6. maddede işlenen Egemenlik kavramını dikkatlice irdeleyelim.

VI. Egemenlik

Madde 6.- Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.

Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

6. madde gayet açık olarak “Egemenlik” olgusunu ifade ettiği halde, millet adına bu yetkiyi elinde bulunduran, demokratik yöntemlerle işbaşına gelmiş bazı milletvekilleri ve hükümetin üst düzey yetkilileri, geçmişte de bugün olduğu gibi bazen bu maddenin sadece birinci cümlesini dikkate alarak, kendilerini millet adına her türlü kararı alabilme ve yetkiyi kullanabilme konusunda sınırsız güce sahip zannetmişlerdir. Oysa ilk cümlede verilen yetki hemen takibeden cümlelerde, “Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanılır” ifadesiyle, kim tarafından kullanılacağı ve nasıl sınırlandırılacağı konusunda tanımlanmıştır. Daha açık bir ifade ile hiç kimse, ki buna yetkili organlar da dahildir, Anayasanın koyduğu esasların dışında veya üzerinde bir yetkiye sahip olamaz.

Örneğin 550 milletvekilinin 550’si biraraya gelse ve hepsi altına imza atsa, Anayasamızın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez olan 1., 2. ve 3. maddelerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Anayasada belirli koşullar sağlandığı taktirde, bazı değişimler ve yeni açılımlar yapılabilir ki bu da her zaman bir tartışma konusu olmuştur. 12 Eylül Anayasa’sının bugünün ihtiyaçlarının bir kısmına cevap veremediği veya hantal kaldığı durumlar elbette ki mevcuttur ve bu durum en iyi düşünülmüş Anayasada bile, sürekli değişen bir dünyada çok doğal olarak gelecekte de karşımıza çıkabilecektir. Buradaki en önemli unsur milletin iradesinin devletin temel ilkeleri doğrultusunda doğru ve etkin temsilidir. Daha açık bir ifadeyle bu ortak metinden ortak bir yorum çıkması en önemli ihtiyaçtır, ancak ne yazık ki ulusal menfaatler konusunda bir fikir birliği olamadığı için bu her zaman mümkün olamamakta ve bu durum hepimizin izlediği gibi sorunlara yol açabilmektedir. Bu ortak yorumun nasıl sağlanacağını söylemek zor ve bütün kilit önemine rağmen bu yazının konusu dışında, o yüzden bunun üzerinde fazla durmak istemiyorum.

Egemenlik devlet kudretinin temel vasfıdır. İç hukukta en üstün kudreti, uluslararası hukukta da bağımsız devlet gücünü ifade eder. Milli Egemenlik ilkesi ancak demokratik ve hukuk devleti ilkeleri ile hukukun üstünlüğünün sağlandığı taktirde hayat bulur. Egemenliğin temsilinde milletinden aldığı yetkiyi kullanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, ancak bu önşartlar ile icraatında milli iradeye uygun hareket edebilir. Demokrasi ve hukukun üstünlüğünün olmadığı durumlarda, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu kavramı sadece lafta kalır.

Birinci boyutuna bu şekilde değindikten sonra, “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” cümlesinden ne anlamamız gerektiğine daha detaylı bakalım. Egemenlik, devlet ve yurttaş arasında karşılıklı aidiyet bağı oluşturur. Çok doğal olarak her ikisi de varolmak için birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Bu ilişkinin en doğru ve sağlıklı yöntemi de egemenlik gücünü yurttaşının meşru iradesi ve kabulünden alan devlettir. Bir devletin temel görevi, ulusal menfaat kavramı altında, devletin bekası ve güvenliği ile milletin refahını sağlamak için ulaşılması ve korunması gereken amaçlar olarak tanımlayabileceğimiz temel önceliktir. Bütün uygulamalar bu temel önceliğe odaklı olarak yapılmalıdır çünkü ancak o zaman devlet ve yurttaş arasında, kaynakların kullanımı, paylaşımı ve geleceğe dönük vizyon konusunda ülkü birliği olacaktır.

Egemenlik konusunda kişisel kanaatim olarak bir diğer önemli yanlışı da, milletin vekili olma pozisyonu ile kişisel yetkilerini bir ayrıcalık olarak gören bazıları gibi, yaşadığımız çağın birinci ve en kaçınılmaz kuralı olan değişim yasasını tam olarak kavrayamayan ve değerlendirmelerini, iyi niyetlerine rağmen katı kalıplar içinde ve aşırı milliyetçi bir yaklaşımla yapan ve dış dünyayı reddeder bir tutum içine girenler yapmaktadır. Bu bağlamda çok yakın zamanda tartışmamız ve bir mutabakata varmamız gerekecek konu, Avrupa Birliği uyum yasaları sürecinde Anayasamızda “Egemenlik” kavramı üzerinde yapılması gereken düzenlemeler olacaktır. Avrupa Birliği’ne ne kadar sürede girebileceğimiz apayrı bir tartışma konusudur ancak, egemenlik kullanımı konusunda kamuoyunu bir takım yeni açılımlara hazırlamak zorunluluğumuz olduğu bir gerçektir. Gerçek hayatta durum bambaşka olmakla birlikte, yıllarca kendimize özgü bir yaklaşımla ve Anayasamızdaki “Egemenlik” tanımlamasının sadece görünür anlamıyla karşılaşmış kişi ve kurumların, bu tartışmalar öncesinde herhangi bir aşırı görüşün yanıltmalarına kapılmamaları için mutlaka doğru ve sağlıklı bir şekilde bilgilendirilmeleri gerekmektedir. Örneğin, Birleşmiş Milletler, NATO, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine kişisel başvuru hakkının tanınması (bugünlerde başımızın belası olan Louizidu davasını hatırlayın) ve diğer pek çok uluslararası anlaşmanın içeriğinde her ulusun belirli ölçekte egemenlik kaybı vardır. Ancak bu anlaşmaların tamamı her ulusun kendi milli güvenlik siyaseti belgesinin temel unsurlarından biri olarak ortaya koyduğu, devletin bekası ve güvenliği ile milletin refahı olarak tanımlanabilecek ulusal menfaatlerin sağlanması yolunda çok önemli adımlar olduğu için, karşılıklılık ilkesine dayalı olarak ve anayasaların dokunulmaz özüne ilişkin olmayan kısıtlamaları içerecek şekilde, pek çok ülke kendi anayasasına egemenlik yetkilerini kısmen sınırlayacak ama kendini korumaya alacak maddeleri ilave ederek bu değişimi yapma yoluna gitmektedir. Sırası geldiğinde Türkiye de kaçınılmaz olarak bunu yapmak durumunda olacaktır. Ancak bu durum hiçbir şekilde Atatürk’e ve silah arkadaşlarına ihanet olarak nitelendirilmemelidir.

Aslında AB üyesi ülkelerin anayasalarında yaptıkları değişikliklerle daha da detaylandırılabilecek bu konuyu burada kesip, nedense pek üzerinde durulmayan ancak bence çok önemli olan bir diğer bakış açısına geçmek istiyorum. Uluslararası literatürde “Founding Fathers” olarak nitelenen, “Kurucular Kurulu” veya “Kurucu İrade” olarak tanımlayabileceğimiz ve her devletin kuruluşunda, bazen kurtuluş mücadelesinde ve elbette ki bir devlet olmanın önkoşulu olan egemenliğin ve bağımsız anayasanın tesis edilmesinde öncü ve kural koyucu olan kişilerin koydukları temel ilkelerin tartışmaya bile açık olmaması gerekliliği ve şartıdır. Bu konunun daha iyi anlaşılması için, kurucularından biri olduğum ve halen Yönetim Kurulu başkanlığını yürütmekten büyük onur duyduğum Arama Kurtarma Derneği – AKUT’un, bir paragraftan oluşan varoluş amacının belirtildiği misyonunun ve nasıl işleyeceğinin belirtildiği beş maddeden oluşan temel değerlerinin yazılı olduğu ana belgenin dernek içerisinde tartışmaya bile açık olmadığını basit bir örnek olarak vermek isterim. Biz küçücük derneğimizde bile kurucular kurulunun koyduğu temel değerleri dernek içerisinde tartışmaya bile açtırmazken ve içimizde yer almak isteyen herkesin önce bu temel değerleri kabul etmesini önşart olarak koyarken, koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu büyük Atatürk ve silah arkadaşlarının koydukları, varoluşumuzun temel unsurları olan ilkelerin bu kadar ucuz ve basit bir şekilde zedelenmesini, 80 yıl sonra tartışma ve yorum konusu yapılmasını, Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği bir Türk genci olarak kabul etmem mümkün değil. Aynı şekilde geçmişte, Anayasayı bir defa delmekle bir şey olmaz diyebilen zihniyeti de hiçbir şekilde içime sindiremediğimi vurgulamak isterim.

Adına ne denirse densin, milletten demokratik yolla geçici olarak alınan egemenlik kullanım hakkına dayanarak milletin iradesi ile bu değişiklikler yapılıyor, çoğunluğun isteği bu yönde gibi gösterilse dahi, dokunulamaz kırmızı çizgiler, yani Atatürk İlke ve İnkılapları her zaman korunmalıdır. Her sistem kendini gerektiğinde iç ve dış düşmanlara karşı korumak zorundadır. Türkiye’de de bu savunma mekanizması öyle ya da böyle mevcuttur. Hukuken ve sayısal olarak, bir takım manipulasyonlarla ‘kurucu irade’ye aykırı bir takım değişiklikler kağıt üzerinde yapılabilir, ancak ‘kurucu irade’nin koyduğu temel ilkeler değiştirildiği gün, o kahramanların kurduğu devletten bahsetmemiz artık mümkün olamaz. Görüntüsü aynı olsa bile artık özü ve içeriği tamamen başka bir devlet söz konusu olur. Bu tehlikenin farkında olan bütün çağdaş toplumlar önlemlerini son derece sıkı ve tavizsiz bir şekilde almıştır ve bu konuya en üst düzey hassasiyeti göstermektedirler. Çünkü hepsi bilirler ki, sahip oldukları bağımsızlık, refah, huzur ve güven ortamı atalarının çok büyük bedeller ödeyerek, can vererek – can alarak kazandıkları paha biçilmez ve vazgeçilemez temel unsurdur. Bugün için vermemiz gereken en önemli karar, adı aynı ama özü kuruluş ilkelerinden farklı bir Cumhuriyette yaşamaya razı olup olmayacağımızdır.

Sonuç olarak sıkıştığımız her noktada, zor bir problemle her karşılaştığımızda döneceğimiz yer olan, bugünkü bağımsız Cumhuriyetimizi, dolayısıyla bireysel bağımsızlığımızı bize armağan eden Mustafa Kemal Atatürk’ün dediklerine bakmamız gerekmektedir. O büyük adam, belki de geleceğin neler getirebileceğini o günlerden görerek, Eskişehir İzmit konuşmalarında kendi kurduğu, kendi güçlendirdiği, milletinin bütün yetkilerini aktardığı ve en büyük eserim diye nitelendirdiği TBMM için bize şunu da öğütlemekten geri durmamıştır; “Milletler, egemenliklerini geçici bile olsa bırakacağı meclise gereğinden fazla inanmamalı ve güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile despotluk yapabilir ve bu despotluk bireysel despotluktan daha tehlikeli olabilir. Meclislerin öyle kararları olabilir ki, bu kararlar milletin hayatına giderilmesi mümkün olmayan zararlar verebilir.

Bu söylediklerim ışığında, Anayasal bir hak ve sorumluluk olarak TBMM tarafından hazırlanan ve Cumhurbaşkanımızın yine Anayasaya dayanan yetkileri ile geri döndürdüğü kararnameleri ve atamaları bir kez daha düşünün. Elbette ki, herşeye rağmen temel sorunumuz egemenlik kavramının farklı yorumlanması değildir. Yine kişisel kanaatim olarak birinci ve en önemli sorunumuzun, toplumumuzun pek çok kesiminin içinde belirli ölçekte yer edinmiş olan, kaynakların paylaşımındaki büyük eşitsizlikten ve adalet olgusunun doğru ve etkin olarak tesis edilememiş olmasından dolayısıyla güvensizlikten kaynaklanan, ulus – devlet anlayışından uzaklaşarak alt kimliklerin ve bireyciliğin ön plana çıkartılması, yolsuzluk ve ahlaki bozulmadır. Her ortamda ve fırsatta Atatürk’e ve onun İlke ve İnkılaplarına bağlılık sözü veren bizler de bu güven eksikliğinin giderilmesi konusunda mücadelede üzerimize düşeni yapmadıkça, sonuçlarından hepimiz sorumlu olacağız.

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Aktif Vatandaşlık Bilinci

Son yıllarda sıklıkla Sivil Toplum Örgütlerinin 21. yüzyılın belirleyici faktörlerinden biri olacağı dile getiriliyor. Gerçekten de Sivil Toplum Örgütlerinin önemi ve bu yöndeki beklentiler son dönemde çok arttı ve gücü daha doğru anlaşılmaya başlandı. Demokratikleşme ve paralelinde gelişen sivilleşme ile birlikte eğitimle ve kültürel zenginleşme ile insanlar kendi haklarını, sokaktaki insanların haklarını, hiç tanımadığı insanların haklarını, hatta bu dünyayı paylaştığımız diğer canlı türlerin varolma haklarını korumak konusunda bir vizyona ve bilince erişiyorlar.

Bu konuda sivil toplum kuruluşlarına, sivil inisiyatifin toplum içindeki örgütlü dinamiklerine büyük görev ve sorumluluk düşüyor. Çok yakın bir geçmişe dek, Türkiye’de sivil kuruluşlar sıradan bir taraftarlık veya destekçilik yaklaşımı haricinde, belirli bir amaç ve vizyon doğrultusunda kitleleri peşinden sürükleyecek güçte değildi. Bugün için bile büyük ölçüde kamu tarafından kucaklanmış – kitleselleşmiş olmamakla birlikte, insanlar, herşeyi devletten beklemekten vazgeçerek, kendi olanaklarıyla ve kendi inisiyatifiyle, kendi kaynaklarını koordine edebileceğini ve bunları toplumun yararına yönlendirerek çok ciddi bir katma değer yaratabileceğini, sivil toplum örgütlerinin yaptırımının ne kadar büyük olabileceğini görmeye başlıyor.

Sivil Toplum Hareketlerini en basit ifadeyle; aktif vatandaşlık kavramı içinde değerlendirip, tanımını da; başkalarına saygı gösteren, sorun çözmede girişimci ve yenilikçi olan, eyleme dönük araçlar yaratabilen ve kendi iç enerjisi ile harekete geçebilen ve toplumun daha az şanslı kesimleri için toplumsal destek sağlamak üzere kendilerini düzenleyebilen örgütlü insan toplulukları olarak yapabiliriz. Toplumsal hayatı da, kökenine bakılmaksızın tarihsel, coğrafi ve siyasi geçmişinden dolayı aynı toprak üzerinde yaşamak durumunda olan ve menfaatleri birbiriyle yakından ilişkili olan toplumun, üzerinde büyük ölçüde hemfikir olduğu bir takım yazılı kurallara (kanunlara) ve yazılı olmayan etik değerlere (örfler, adetler, gelenekler) göre işleyen bir sosyal sözleşme olarak algılarsak, toplum içindeki her türlü örgütlü ve tanımlı yapının sorumluluğunu da, kabaca toplum hayatı içerisinde kendi ilgi, bilgi ve yetki alanına giren konularda etkin, aktif, doğru çalışmalar yapmak olarak tanımlayabiliriz.

Sivil Toplum Örgütlerinin görevi seçtikleri misyon çerçevesinde öncelikle önleyici, zarar azaltıcı ve geliştirici olmak bir diğer deyişle, pro aktif çalışmalar yapmaktır. Ayrıca kamu yararını ilgilendiren konularda çeşitli sebeplerle yaşanabilecek gecikmeleri ve eksiklikleri tamamlayan ve ihtiyaç halinde devletin resmi kurumlarına destek olarak devreye girecek etkin bir güç olmaktır. Örnek verecek olursak, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın amacı, Milli Eğitim Bakanlığı’na alternatif olmak değil, destek olmaktır, veya TURMEPA’nın geçtiğimiz günlerde gerçekleştirdiği Türkiye çapındaki deniz temizliği çalışması, Ulaştırma veya Çevre Bakanlığı’nın işini elinden almak amaçlı değil, sivil bir inisiyatifle, varolduğu bu topraklara gönüllü bir katkıda bulunma çabasıdır. Aynı yaklaşım, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Sokak Çocukları Derneği, Özürlüler Vakfı ve benzeri yüzlerce sivil toplum örgütü için de geçerlidir. Bir diğer örnek olarak Yönetim Kurulu başkanlığını sürdürdüğüm AKUT da aynı şekilde kendisine seçtiği misyonda, acil durumlarda ve doğal afetlerde, bu görevin asıl sahibi olan Sivil Savunma Genel Müdürlüğü ile birlikte, ona bağlı olarak çalışır, ancak hiç bir zaman için Sivil Savunma sistemine bir alternatif, bir rakip değildir. Sivil Toplum Örgütleri çeşitli sebeplerle devletin ulaşamadığı, yetemediği, geciktiği durumlarda tamamlayıcı ve son derece dinamik ve hızlı hareket edebilen yapılarıyla ufuk açıcı bir vizyonla hareket ederler.

Sıklıkla yapılan, hatta ne yazık ki bilinçli olarak kurgulanan yanlış ise, Sivil Toplum Kuruluşlarını devletin resmi kurumlarının alternatifi olarak göstermeye çalışmaktır. Gerçekte ise her iki yapı da ancak birarada işlerse sağlıklı ve üretken bir çalışma ortamı doğabilir. Çünkü doğru işleyen bir demokraside, seçimle göreve gelen hükümet ve meclis, atanmış bürokratlarla birlikte ülke kaynaklarını, ulusal menfaatler doğrultusunda yönlendirme ve kullanma yetkisini doğru ve etkin bir biçimde kullanır. Bu kaynakları koordine etmek hükümetin asli görevidir. Ancak çağımızdaki hızlı ve dinamik değişimlere zamanında ayak uydurabilmek, iyi niyet olsa dahi devletin kurumsal ve büyük ancak hantal gücüyle her zaman mümkün olmayabilir. Bu noktada, devletin resmi kurumlarının tamamlayıcısı rolünü gönüllü olarak üstlenen Sivil Toplum Örgütleri devreye girer ki, gözden kaçan aradaki boşlukları tamamlayan, ekonomik ve sosyal kayıpları en aza indiren bir rol ve sorumluluk üstlenirler. Aynı zamanda devlet kurumlarına anayasa çerçevesinde verilen görevlerin, hukuk sınırları içerisinde kalmak koşuluyla takipçisi olarak sivil bir denetim mekanizması görevini üstlenirler.

Yine de zaman zaman ülke çapında çok etkin, dinamik ve başarılı işler yapan Sivil Toplum Örgütlerini, o konuda bir zaafiyet gösteren devlet yapısına alternatif olarak göstermek ve kullanmak yanılgısına düştüğümüz olaylar oluyor.

Bu görüş medyanın herhangi bir kanadının sözkonusu Sivil Toplum Örgütünü siyasi bir malzeme olarak kullanma çabası sonucunda, elindeki malzemeyi bir silah olarak görmesinden dolayı gündeme oturuyor. Bu son derece yalnış ve haksız vizyonla elden geldiği kadarıyla mücadele etmeli ve sistemin bütünlüğünü, ancak birlikte varolabileceğini kavramamız gerekiyor. Devlet bir toplumdaki siyasi, ekonomik ve sosyal en büyük güçtür, ancak sonuçta insanlar, hükümetler ve meclis tarafından yönetilir. Yönetimsel kararlarda ve uygulamalarda bir takım terslikler varsa ki, ülkemizin gündemini meşgul eden pek çok olay bunun böyle olduğunu apaçık bir şekilde gözler önüne seriyor, bu eksiklikler ve yanlışların sorumluluğu sadece o olaydaki veya süreçteki hükümetin veya kamu idaresinde görevli seçilmiş veya atanmış kişilerin değil de, büyük olasılıkla son 50 yıldaki pek çok hükümeti ve diğer görevlileri de bağlayan bir yanlışlıklar zincirinin son halkası olarak karşımıza çıkmaktadır. Ortada çok önemli bir vizyon sorunu vardır ve bunun sorumluluğundan ne devlet, ne kamu sektörü, ne özel sektör, ne asker, ne sivil halk, ne medya hiç kimse kaçamaz. Ulusal ve uluslararası alanda ülkemiz, insanımız ve geleceğimiz için çok önemli kararların sonuçları sıklıkla göstermektedir ki, pek çok ilişki, karar, uygulama, inisiyatif yıllarca ve yıllarca hep hatalar ve kısa dönemli menfaatler üzerine kurulmuştur ve bunda ama az ama çok hepimizin ortak bir suç birliği mevcuttur.

Sivil Toplum Örgütleri, kendini geliştirmeye çok açık olduğu ve hızlı ve dinamik hareket kabiliyetlerinden dolayı, ülke gelişiminde büyük görevler üstlenebilecek konumdadır. Nitekim içinde bulunduğumuz dönemde çok etkin ve başarılı çalışmalar yapan pek çok sivil toplum örgütü mevcut. Bizim yapmamız gereken Sivil Toplum Örgütlerimizin sayısını ve etkinliğini arttırmak ve vatandaşları kendi gelecekleri konusunda daha etkin, daha aktif bireyler olmaları konusunda desteklemek olmalıdır. Ortak yaşama arsuzu içinde bulunan çağdaş toplumlarda vatandaşlık sorumluluğunun içinde, kendisinden daha az şanslı bireyler için mücadele etmek ve çalışmak çok saygıdeğer ve toplum içinde kabul gören bir etkinliktir. Bizler Anadolu görgüsü ve eğitimi ile zaten bu vizyona ziyadesiyle yakın bir geçmişe ve genetik yapıya sahip insanlarız, bunu destekleyici çalışmalarla, halk çok daha etkili bir sivil inisiyatif geliştirebilecek altyapıya sahiptir. Osmanlı’dan günümüze kalan yüzlerce yıllık birikimi ve geçmişi olan vakıfların sayısı hiç de az değildir, “imece usulü” ve dünyanın en eski itfaiye teşkilatlarından bir olan “Tulumbacılar” bu topraklardan çıkmıştır. İçimizde doğal olarak varolan bu vizyonu, eğitim, öğretim, doğru rol modeller ve ödüllendirme – destekleme çalışmalarıyla tekrar ortaya çıkartmalı ve vatandaş olma bilinci ve sorumluluğunu her ortamda harekete geçirmeliyiz. Unutmamalıyız ki, örgütlü toplum güçlü toplumdur.

Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde yapılan hukuksal ve yapısal reformlar Türkiye’yi çok iyi bir noktaya taşıdı, bundan sonrasının etkinliğini bu değişimlerin hayata geçme ve toplum ölçeğinde kabullenme hızı gösterecek. Bu noktada Sivil Toplum Örgütleri halkı eğitici ve yönlendirici bir rol oynamalıdır. Sivil inisiyatif kavramı ile yıllardır içiçe olanlar seçtikleri alanda dünya ölçeğindeki olaylara yakın oldukları için, zaten ihtiyaç duyulan değişimlerin farkındadırlar. Bugün için, devlet kademesi, askeri ve sivil bürokrasi olmak üzere kendi payına düşeni yapmış durumdadır. Toplum örgütlenmesinin etkin aktörleri olarak, Siyaset mekanizmasını, Asker ve Sivil Bürokrasi’yi ve Sivil Toplum Örgütlerini görecek olursak, her üç kurumun da üzerine düşen düzeltme, iyileştirme ve geliştirme çabalarının vakit geçirilmeden uygulamaya sokulması gerektiğini vurgulamak doğru olacaktır. Sonuç olarak, devlet yapısının en etkin gücü ve yetkisini elinde bulunduran sivil siyaset, bu değişime süratle ayak uydurmalı ve arzulanan değişimi toplum yaşamında bütünleştirmelidir. Bu yasaların uygulamaya geçmesi için sivil siyaset, bu değişim yönetiminin sahibi ve uygulayıcısı olmalı, kaynakları ve karar mekanizmalarını doğru şekilde kullanmalıdır. Sivil Toplum Örgütleri ise yine her zamanki dinamik yapıları itibariyle, devletin ve milletin menfaatlerinin takipçisi konumunda olarak bütün gelişmeleri yakından izlemeli ve hukuk sınırları içerisinde kalmak koşuluyla değişim talebinde bulunmalıdır.

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

89 Yıl Sonra Sarıkamış Dramı

Geçen haftasonu, Türk Harp tarihinin en üzücü olaylarından birinin, Sarıkamış Dramı’nın 89. yılını anmak için Türkiye’nin dört bir yanından 19 AKUT üyesi, Bingöl’de geçtiğimiz kış 17 insanın hayatını kurtarmamıza vesile olan kar motosikletimizle birlikte bölgeye geldi ve etkinliğe katılan diğer Sivil Toplum Örgütleri ve 250 Mehmetçik ile birlikte Soğanlı dağlarını aşarak Sarıkamış’a girdi.

5 hafta kadar önce, babası Sarıkamış Dramı’nın yaşandığı köylerden Bardız’lı (Gaziler) olan Prof. Dr. Bingür Sönmez ile birlikte, yaklaşık 10 aydır aklımızda bulunan bu projenin ön araştırmasını yapmak üzere Erzurum Kalkınma Vakfı başkanı Sayın Necati Bölükbaşı ile buluşmak üzere Sarıkamış’a gelmiştik. Alay Komutanımızın önceden harita üzerinde yaptığı çok iyi etüd çalışmasını temel alarak, kışın gerçekleştireceğimiz yütüyüşün planlarını değerlendirdik.

Türk Silahlı Kuvvetleri, iyi veya kötü yaşanan hiçbir şeyi aklından çıkarmayan hafızası ile, bu acı olayı ve şehitlerimizi her yıl iki kez anıyor, ayrıca yaşanan o süreçten çıkarılan dersleri Akademilerde genç subaylara aktarıyordu. Bizim çıkış noktamız ise AKUT’un dünya görüşü ile ilişkiliydi. Bize göre vatan ve millet kavramları kutsaldır, bu kutsal değerler için taş üstüne bir taş koyan herkesin emeği de öyle. Bu noktadan çıkışla hiçbir şahsi menfaat gözetmeden milli ve manevi değerleri yüceltmek, vatan topraklarını müdafaa etmek, milletin şeref ve namusunu korumak için düşmanla savaşan ve savaş sırasında hayatını kaybederek şehitlik mertebesine yükselen veya düşmanla çarpışıp geri dönerek gazilik ünvanını alan Mehmetçiklere her Türk gibi, her zaman derin bir saygı ve şükran duyduk. Bugünkü güvenli hayatımızın bedelini onların ödediğini hiçbir zaman aklımızdan çıkarmadık.

Tarih boyunca Türkler, 3 kıtada savaşmış, pek çok başarılar kazanmış, kahramanlıklarıyla destanlara, şiirlere, türkülere, ağıtlara konu olmuş, dostlarına güven düşmanlarına korku salmış ve her ikisinin de saygısını kazanmıştır. Tarihin kayıt ettiği binyıllar boyunca başat bir kültür olan Türkler çok geniş bir coğrafyada sayısız şehitler vermiş ve şehitlerine her zaman büyük saygı duymuş ve önem vermiştir. Bunun örneklerini Çanakkale Şehitliğinde, Mehmetçik Abidesinde, Sakarya Şehitliğinde, Dumlupınar Şehitliğinde ve Türkiye’nin ve dünyanın dört bir tarafına yayılmış yüzlerce Şehitliğimizde ve Anıtlarımızda görmek mümkündür. Anadolu sınırdan sınıra bir şehitliktir. Vatan için seve seve kanlarını döken, canlarını veren yurttaşlarımız, Türk Ulusu’nun vicdanında ve gönlünde kutsal varlıklar olarak yaşamaktadırlar. Bize düşen görev, bu şehitlikleri ziyaret etmek ve şehitlerimizi layık oldukları şekilde anarak ruhlarını rahatlatmaktır.

“Her Türk genci çok iyi bilmelidir ki, bu Millet övünmek için yaratılmış, tarihini övünçlerle doldurmuş bir millettir. Tarihimizi övünç sayfalarıyla dolduran ecdadımız bu vatan topraklarını, teriyle, kanıyla, etiyle, kemiğiyle, canıyla karış karış yoğurarak bizlere vatan etmiştir.”

Tarihteki onurlu yerlerinde, bizlerden sadece bir dua, bir anma, bir rahmet, bir şefkat bekleyen, üç kıtaya yayılmış yüzlerce Türk Şehitliğinde yatan sayısız Mehmetçik için, büyük Atatürk’ün söylediği bu sözden kendimize görev çıkarttık ve yaklaşık 10 ay boyunca dernekteki arkadaşlarımla, önümüzdeki yıl 90. yılının yaşanacağı bu acı olay ve o kahraman Mehmetçikler için neler yapabileceğimizi düşündük. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin her yıl düzenlediği anma etkinliklerine katılmak ve ağır kış şartlarında onbinlerce evladımızı yutan bu dağları aşmak istediğimizi söyledik. Erzurum Kalkınma Vakfı’nın koordinatörlüğünde, Kars Ardahan Iğdır Vakfı’nın maddi desteği ve Karayolları ile Köy Hizmetlerinin büyük özveriyle açık tuttuğu dağ yolları sayesinde, İstanbul Sarıkamışlılar Derneği’nin, Sivil Savunma’nın ve bölgedeki dağcıların da katılımıyla tek kelimeyle tam hayal ettiğimiz gibi bir anma etkinliği yaşadık.

Bugün, Sarıkamış Dramı’nın yaşandığı bölgelerde 10’dan fazla yerde şehitlerimiz için anıtlar dikilmiş durumdadır. Bunlara ilave olarak bölgede yapılması düşünülen 4 hakim tepeye TABYA TEPE (2540 m.) CIRCIR TEPE (2521 m.) BÜYÜK KUMRU TEPE (2847 m.) ve ÇEMBER TEPE’ye (2805 m.) 4 büyük anıt ve ALLAHU EKBER TEPE’ye de (3120 m.) daha büyük bir anıtın dikilmesi ve bu dört tepenin ortasında kalan platoya da, şehitlerimize yakışır bir anma alanı hazırlanması gerçekleştirildikten sonra, o kahramanlara borcumuzu bir nebze olsun yerine getirmiş olacağız. İnanıyorum ki, önümüzdeki yıl, gelebilenler bedenen, gelemeyenler kalben, Sarıkamış’ta çetin doğa koşullarına kurban verdiğimiz 90.000 Mehmetçik için burada olacak ve o yiğitleri layık oldukları şekilde anacak.

Sarıkamış Dramı, İttihat ve Tekakki’cilerin ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın, 1. Dünya Savaşına Osmanlı İmparatorluğunun Almanların yanında katılması konusunda, Mebuslar Meclisi’ne bile danışmadan, 22 Temmuz 1914’te imzaladığı gizli ittifak anlaşması sonucunda yaşadığımız pek çok trajediden biridir. Bu gizli anlaşmaya göre;

1- Almanya – Avusturya ve Sırbistan arasında harbe başlarsa Türkiye tarafsız kalacak.

2- Almanya, Rusya ile harbe girerse Türkiye katılacak.

3- Türkiye saldırıya uğrarsa Almanya yardım edecek.

Sadece Sarıkamış’ta değil, aynı zamanda Çanakkale’de de bize büyük bedeller ödetecek olan bu ibretlik maddeye dikkatinizi çekerim.

4- Türk ordusuna Alman kuvvet heyeti komuta edecek.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde savaşlardan çıkan Osmanlı yorgun, zayıf ve topraklarının bir kısmını kaybetmiş durumdaydı. Modern harp ve silah teçhizatına sahip Avrupa devletleri arasındaki bu savaşa katılmak için koşulları son derece elverişsizdi. Ne ekonomisi, ne sanayi, ne mali gücü, ne de kaynakları, güçlü devletler arasında yaşanacak böyle bir savaşa katılmaya ve sürdürmeye yeterli değildi.

Bütün bu elverişsiz koşullara rağmen, savaşa girildi ve Türk askeri yedi ayrı cephede savaşmak zorunda kaldı. Bunlar; Kafkas Cephesi, İran – Irak Cephesi, Mısır – Filistin – Suriye Cephesi, Galiçya Cephesi, Romanya Cephesi, Makedonya Cephesi ve Mustafa Kemal’in önderliğinde kahraman Türk askerinin mucizeler yarattığı Çanakkale Cephesi.

22 Aralık 1914 – 15 Ocak 1915 tarihleri arasında yaşanan Sarıkamış Harekatı, bu yedi cepheden birinde yaşanan onlarca farklı muharebede aylar – yıllar sürerek, savaşan her tarafa çok ağır bedeller ödeten bir çılgınlıktan, 15 – 16 gün içinde yaşanan ve biten bir kesitti. Bu yenilgiyi diğerlerinden ayıran ve kah üstünü kapattıran, kah diğer kayıplardan daha fazla üzen sebep ise, her zaman övündüğümüz, gurur duyduğumuz, göz bebeğimiz kahraman ve fedakar askerimizin, dedelerimizin düşmana değil ama soğuğa ve açlığa yenilmiş olmasıdır. Osmanlı’nın gurur kaynağı deneyimli 3. Ordu’su, mevcudunun % 90’ını, karlı – buzlu dağlarda neredeyse mermi bile sıkamadan kaybettiği halde, metanet, sabır, cesaret ve disiplinini kuşatma harekatının sonuna kadar korumuş, savaşma azmini kaybetmeden tükenişine dimdik ilerlemişti ve şereften başka herşey kaybedilmişti.

24 Aralık 1914’te, Rus Kurmay Başkanı Pietroroviç, düşmanının acı sonunu o günlerde şöyle dile getirmişti;

“Allahuekber Dağları’ndaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı.”

Allah hiçbir millete, askerine köpeğinden daha az değer veren bir komutan nasip etmesin.

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Televole Kültürsüzlüğüne Neden Dur Demek Zorundayız?

Her demokratik devlet düzeninde olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin de ulusal menfaatlerine ulaşabilmesi için, üzerinde kurulduğu ilkeler temel alınmak koşuluyla öncelikle devletin bekası ve güvenliği ve milletin refahı tesis edilmelidir. Devletin bekası ve güvenliği ve milletin refahı her durumda birinci önceliklidir ve devlet organizmasının varlık sebebidir.

Yaşayan organizmalarda uzuvların, organların ve hücrelerin yerini, devletlerde kurumlar, sivil ve asker bürokrasi, medya, özel sektör ve sivil toplum gibi örgütlü yapılar üstlenir. Her organizma varlığını sürdürmek amacıyla doğası gereği, çeşitli sebeplerle uzuvlarında başlayan hastalıklarla, yaralanmalarla ve rahatsızlıklarla mücadele eder. Bu mücadele doğal olarak ana organizmayı korumaya programlı bütün hücreler ve yapılar tarafından gerçekleştirilir. Devletlerde de aynı şekilde oluşturulmuş savunma mekanizmaları vardır ve gerektiği yerde devreye girerek, birinci öncelik olan devletin bekası ve güvenliği ve milletin refahının tesis edilmesi amacıyla, kanunlarla kendilerine verilen yetki ve sorumluluklar çerçevesinde, devletin bekası ve güvenliğini ve milletin refahını tehdit eden unsurlarla mücadele eder. Demokratik devlet düzenlerinde yasama, yürütme ve yargı erklerine ilave olarak, 4. güç olarak anılan medya ve 5. güç diyebileceğimiz sivil toplum örgütleri de pozisyonları ve demokrasi ortamında kendilerine tanınan yaşam alanlarında, varoldukları devlet düzeninin bekasına ve güvenliğine ve milletin refahına hizmet etmekle yükümlüdür. Bu yükümlülük Anayasa’mızda ve kanunlarımızda da açıkça belirtilmiştir.

Bu girişten sonra, Türkiye Cumhuriyeti devletini de yaşayan bir organizma olarak değerlendirirsek, kurucu irade olan Atatürk’ün bugünkü varoluşumuzun sebebi olan misyonunu tamamlayarak aramızdan ayrılmasından sonraki süreçte, devletimiz uzunca bir süredir, yine Atatürk’ün bizlere armağan ettiği demokrasi ortamında varolma imkanı bulan kendi organları tarafından, büyük bir aymazlık hatta ihanet süreci içerisinde yavaş yavaş kemirilmiş ve giderek iyileştirmesi daha zor bir hastalık sürecine sokulmuştur. Aymazlıktır, çünkü bu süreç en hafif ifade ile kendi bindiği dalı kesmektir, ihanettir çünkü kendi varlığını armağan eden kurucu iradeye karşı hareket etmektir, ve yine her ikisi de kanunlarla yasaklanmıştır.

Bugün içinde bulunduğumuz sürecin nasıl bu noktaya kadar geldiğini anlayabilmemiz için, öncelikle baktığımız yeri ve ölçeği değiştirmemiz gerekmektedir. Devletlerin hayatı, insan ömrüne kıyasla çok daha uzundur, dolayısıyla etki – tepki süreçleri de bu oranda farklıdır. Bazen 10 yıl, 50 yıl hatta yüzlerce yılda yaşanan olaylar, tarih kitaplarında sadece bir kaç satır içinde ifade edilerek geçilir. Bugün için, geleceği öngöremeden kendi insansal ölçeğimiz ve vizyonumuzla bakarak, son derece masumane olarak algılama ve değerlendirme yanılsamasına düşebileceğimiz, magazin ve televole kültürü – kültürsüzlüğü bu söylediğim açılım içinde değerlendirirsek, ne yazık ki bizim düşündüğümüzden çok daha büyük bir tehdittir.

Türkiye’de son 10 yılda yazılı, görsel ve işitsel medyanın uygulama konusunda geldiği nokta ve kaçınılmaz olarak birinci derecede etkileme gücüne sahip olduğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında yavaş yavaş ama planlı ve kısa dönemde bilinçli, ancak yukarıda değindiğim gibi uzun dönem için aymazlık içerisinde yarattığı değişim, kurucu iradenin kimliğine, ahlakına ve vizyonuna aykırı bir toplumun şekillendirildiği bir tezgah haline dönüşmüştür. Kişisel kanaatim olarak, uygulayıcılarına çok hızlı bir sosyo-kültürel ve ekonomik gelişim fırsatı veren bu tezgahta, kısa dönem menfaatleri uğruna buna içeriden alet olanların ihanet değil ama aymazlık içerisinde olduğunu düşünüyorum. Bütün bu gelişmelerin, kendi kafamda yapmaya çalıştığım uzun döneme dönük projeksiyonlarda, büyük bedeller ödenerek ve yokolmanın eşiğindeyken belki de son bir şans olarak, Mustafa Kemal gibi tarihte eşi görülmemiş bir liderin bize nasip edilmesi sayesinde kazandığımız Türkiye Cumhuriyeti devletinin bekasına, güvenliğine ve milletimizin refahına çok önemli bir tehdit olduğunu düşünüyorum.

Devletleri var eden unsur, onun kucağında birlikte yaşama isteğinde bulunan ve bunu koruma azmi ve kararlılığında olan milletidir. Devletin görevlerinden biri de, kendi bekasını ve güvenliğini sağlayan milletini oluşturan her bir yurttaşı doğduğu günden itibaren, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitilmesi, yetenekleri ve seçimleri doğrultusunda en uygun fırsatların yaratılması ve elbette yaşamı boyunca daha pek çok sosyal imkanın sunulmasıdır. Sözün özü, herşeyin başı insandır. Devlet, insanına yatırım yaptığı ölçüde güçlenir ve yeni kuşaklara o oranda daha büyük hizmet eder. Bu hizmet anlayışı karşılıklıdır ve birlikte ilerlemeyi ve büyümeyi getirir. Karşılıklı güven ilişkisinin sağlandığı ortamlarda devlet kazanır, vatandaş kazanır, herkes kazanır.

Bu sinerjiyi yaratabilmek için devletin resmi güçlerinin yanısıra, en az onlar kadar etkin olabilecek 4. ve 5. güçlere de büyük görev ve sorumluluk düşer. Bu açıdan bakıldığında, medyanın, geleceğin beyinlerine, üretken akıl ve ellerine, yani bugünün tertemiz ve saf çocuklarının zihin haritalarına televole ve magazin kültürsüzlüğünü ekmesi, uzun dönemde bizim için büyük bir tehdittir. Çünkü bugünün çocukları geleceğin üreticileri, işadamları, sanayicileri, sanatçıları, edebiyatçıları, sporcuları ve askerleri olacaktır. Gelecekteki insan kaynağımızın bu tezgahın elinden geçmesi, geleceğimiz için büyük bir tehdittir. Bu konuda; “beğenmeyen seyretmesin”, “bilmem kaç tane televizyon kanalı var, isteyen istediğini seyreder”, veya “en çok ‘rating’i alan programlar bunlar, dolayısıyla insanlar bunu istiyor, biz de onlara istediklerini veriyoruz”, “bütün dünyada benzeri programlar var” gibi bir savunma yapmak ve bu savunma karşısında eli kolu bağlı durmak, en azından aymazlıktır. Bugün en çok sunulan ve dolayısıyla takip edilen haberler, cinayet, şantaj, kavga, seks, magazin, özel hayat, futbol konularındadır. Bugün cinayet haberleri ve özel hayata ait konular bile insanlara ucuz bir fotoroman şeklinde canlandırmalarla veya gerçek karakterlerin katılımıyla sunulmaktadır, bir satırla ifade edilecek haber dakikalarca sanki ödüllük bir film prodüksiyonu yapılıyormuş edasıyla hazırlanmakta ve bu hazırlığın bedeli de bu ülkenin özkaynaklarından ödenmektedir.

Büyük Atatürk’ün dediği gibi; “Yalnızca ufku görmek yetmez, ufkun ötesini de görmek ve bilmek gerekir” sözünden, bu topraklarda yaşayan her kişi ve kurum vazife çıkarmalıdır. Bu konuda elbette ki birinci sorumlu devletin ta kendisidir. Bu devlet, medya ile ilgili gerekli düzenlemeleri sağlayacak ve uygulayacak her türlü kuruma sahiptir. Eksik olan, belki de son elli yılda her alanda bize büyük bedel ödeten zihniyet sorunudur. Ancak ufkun ötesini göremeyen ve kısa dönem menfaatleri uğruna, güzelim ülkemizin geleceğine dinamit yerleştiren, medya ile kirli bir işbirliğine girerek yapılan siyaset etme anlayışı devam ettiği sürece gelecekte deTürkiye kaybetmeye devam edecektir.

Yapılması gereken biran önce bu anlamsız haber üretme zihniyetine kanun gücüyle son vermek, en azından tertemiz ve her uyarana açık beyinleriyle çocukların ulaşamayacakları saatlere ve koşullara taşımak olmalıdır. Bir diğer önemli konu da, ulusal birliğimizi arttırmaya dönük bütünleştirici ve birleştirici programların yapılması gerekliliğidir. Batının kendine özgü sosyo-kültürel yapısı içinde, zararlarını kontrol edebilme mekanizmalarını onyılların tecrübesi ile en iyi şekilde tesis ettiği “bireyciliği”, gençlerimize rol model olarak sunarken, bireyciliğin doğurabileceği olumsuz sonuçlara karşı en önemli savunma kalkanları olan hukukun üstünlüğü, kamuya ait olanın hem birey hem devlet eliyle en üst seviyede korunması, sosyal sorumluluk, toplumsal aidiyet, eğitim sistemi, karşılıklılık ilkesi ve vergi gibi yükümlülüklerin en sıkı şekilde takip edilmesi konularını oturtamamış sosyo-kültürel yapımıza, batı ölçeğinde bireycilik bir numara büyük gelmektedir. Buna hazır olmayan toplumumuza etkisi ise, hukuki ve operasyonel hazırlıksızlıktan ve haksız rekabetten dolayı insanlar arasındaki fırsat eşitliğinin ortadan kalkması ve devlet eliyle çözülmesi gereken toplumsal sorunlara, bizim sosyo-kültürel yapımıza özgü bir duyarlılıkla yüzlerce yıldır çözümler üreten yapımızın, bu değişim sürecine ayak uyduramamasından dolayı başka komplikasyonların ortaya çıkması şeklinde kendini göstermektedir.

Bugün için kendisini ulusal medya olarak tanımlayan medya kuruluşlarının pek azı, üzerinde yaşadığımız coğrafyanın tamamını kapsayan ve aynı yurdun insanı olarak geleceği ve menfaatleri birbirine doğrudan bağlı olan 70 milyona yakın nüfusumuzun, birbirini fiziki olarak göremese de, birbirlerini tanımalarına ve birbirlerinin sorunlarına, yaşam koşullarına, önceliklerine, kültürlerine, ihtiyaçlarına, beklentilerine karşı duyarlılıklarını arttırma ve ulusal birliği tesis etmeye dönük programlar hazırlamaktadır. Hele bugün için medyamızda büyük bir yayın zamanına sahip olan televole ve magazin dünyası, toplasanız 1000 kişilik ayrıcalıklı bir kitleye odaklanmış ve bütün haber üretme anlayışını kendi yarattığı bu yapay kitle üzerinden sürdürmekte ve yukarıda bahsettiğim gelecekte karşılaşacağımız sorunların tohumlarını fütursuzca ekmektedir.

Çözüm, geçmişte olduğu gibi dışarıdan değil içeriden, yine milletin kendi azmi ve kararlılığı ile gerçekleşecektir.

www.nasuhmahruki.com

nasuh@nasuhmahruki.com

AKUT Türkiye İçin Eğitimde

Geçtiğimiz hafta, Türkiye çapında 6 bölgede kurulmuş olan AKUT – Arama Kurtarma Derneği ekiplerinden toplam 55 gönüllü, Olympos – Kadir’in Ağaç Evleri’nde biraraya geldi ve 4 – 7 Aralık tarihleri arasında 4 gün boyunca yoğun bir eğitim ve tatbikat süreci geçirdi. Kurucularından biri olduğum ve halen Yönetim Kurulu Başkanlığını sürdürmekten büyük onur duyduğum AKUT’un, kurmaya karar verdiğimiz 1994 sonları ve resmen kurduğumuz 1996 yılından bu yana katettiği mesafeyi görmek, derneğimizdeki bütün gönüllüler gibi benim de içimi gururla ve mutlulukla kaplıyor.

AKUT’u, vatanını ve insanını seven bir avuç dağcı olarak kurduğumuz, doğa sporları ve doğal afetlerde gönüllü olarak arama ve kurtarma çalışmaları yapan Türkiye’nin ilk gönüllü arama / kurtarma derneğinden, bugün gerektiğinde yurt dışında dünyanın en profesyonel ekipleri arasında ülkemizi en iyi şekilde temsil eden, nöbet sistemiyle 24 saat göreve hazır, çalıştığı bölgenin bütün hassasiyetlerine hakim ve hiçbir karşılık beklemeden bugüne dek yaklaşık 140 arama ve kurtarma görevinde 600’den fazla insanın hayatının kurtarılmasında etkin rol almış çağdaş ve güçlü bir sivil toplum örgütüne dönüştüğünü ve giderek ülkemiz için daha büyük sorumluluklar aldığını görüyoruz.

AKUT’un misyon cümlesinde belirtildiği gibi; “AKUT, dağ ve doğa sporları kazaları, doğal afetler ve yetkin olduğu tüm koşullarda; ihtiyaç duyan herkes için; eğitimli, disiplinli, standartları yüksek ekipleri ile gönüllü olarak arama ve kurtarma yapar ve ilgili konularda toplumu bilgilendirir” ilkesini yerine getirmek için her bölgesinde düzenli olarak eğitim ve tatbikatlar düzenliyor. Standartlarımızı yüksek tutabilmek için, en öncelikli olarak dikkat ettiğimiz unsur her bir gönüllümüzün yapacağı arama ve kurtarma çalışmalarında gerekli her türlü donanıma önceden sahip olmasını sağlamak. Biliyoruz ki bu çocuklar, yarın – öbür gün bir afet veya kaza durumunda, gerek AKUT ekipleriyle gerek çevrelerindeki bu konuda eğitimsiz ve bilgisiz ama yardıma hazır insanları koordine ederek ve onları bir takım lideri olarak yönlendirerek büyük sorumluluklar üstlenecekler ve her zaman olduğu gibi önemli bir boşluğu doldurarak büyük yararlılıklar gösterecekler.

1998 Aralık ayında 13 kişilik bir ekiple İsrail’in son derece deneyimli, yine bizim gibi gönüllü ekibi FIRST’ün İsrail’de düzenlediği teknik arama – kurtarma eğitime katıldığımızda, hepimizi şaşırtan ve bir o kadar da etkileyen bir gözlemimiz olmuştu. İsrail’in değişik bölgelerinden gelen kurtarmacılar, daha önceden birbirlerini hiç tanımadıkları halde, sistemin neresinde görev alırlarsa alsınlar, aralarında hiç konuşmadan ve hiç tartışmadan bir makina keskinliğiyle ve hızıyla daha önceden üzerinde anlaşılmış olan sistemi hiç vakit kaybetmeden kuruyordu. Bu uygulamanın bizim için şaşırtıcı olan tarafı, bütün arama ve kurtarma çalışmalarında kullanılmak üzere, her kurtarmacıya tek bir sistemin öğretildiğiydi. Bizler dağcı kökenli sporcular olarak dağcılıkta onlardan çok daha deneyimli olmamıza rağmen, sistem kurarken daha işin başında hangi malzemeleri ne şekilde kullanacağımıza, hangi düğümleri seçeceğimize, ne şekilde bir emniyet sistemi alacağımıza karar verebilmek için mutlaka aramızda konuşmak, tartışmak ve o kritik süre için son derece kıymetli zamanımızı bu değerlendirmeler için harcamak zorunda kalıyorduk.

Dağcılıkta çok farklı sistemler, çok farklı malzemeler, çok farklı düğümler kullanılabilir. Bu farklı sistemlerin hepsi de iş yapar, kimini kurmak daha fazla zaman alır, kimi daha basit olur, kiminin üzerinde daha hızlı çalışılır, ama sonunda hepsi güvenli bir şekilde iş yapar. İyi bir dağcı bildiği düğümler ve deneyiminden kaynaklanan muhakeme yeteneği sayesinde, son derece kısıtlı imkanlarla son derece karmaşık problemleri bile çözebilir. Ancak arama kurtarma bir takım çalışmasıdır ve bireylerin üstün özelliklerine değil, o takımın her bir parçasının görevini eksiksiz yerine getirmesine dayanarak işler.

Buradan hareketle, 1998 yılı sonundaki bu deneyimimiz bize yepyeni bir kapı açtı. Bundan sonra AKUT’un bütün gönüllüleri aynı eğitimlere tabii tutulacak ve eğitimler standart olacaktı. Türkiye’nin neresinden gelirlerse gelsinler, AKUT’lular bir problemi çözerken aynı muhakemeyi, aynı ekipmanı, aynı şekilde kullanacaktı. Benim gibi, AKUT’un kurucularından biri olan ve hem Yönetim Kurulu’muzda yer alan, hem de Eğitim Birimimizin başında bulunan Memo’nun (Memet Tanrısever) bundan sonraki planlamaları ve çalışmaları bu yönde oldu ve dernek içi eğitimlerimizde bu yönde bir yapılanmaya gittik. Bugün için AKUT’un standart hale getirdiği eğitimlerden bazıları şunlar; TAMT – Toplum Afet Müdahele Takımı – 72 saat, SAR TECH 3 – Arama Kurtarmaya giriş – 20 saat, TAG – Toplum Afet Gönüllüleri – 28 saat, KİTLE İMHA SİLAHLARI – 2.5 – 4 saat, NAVİGASYON – 64 saat, İLK HABER ALIMI – 20 saat, TEMEL ARAMA – 40 saat, TEMEL KURTARMA – 40 saat, İLERİ İP TEKNİKLERİ – 60’ar saatlik üç aşama, K9 KÖPEKLİ ARAMA – sürekli, İLK YARDIM – 30 saat.

Antalya’da yapılan eğitim, Yönetim Kurulu üyemiz olan ve Antalya Birimimizin hem kurucusu hem de lideri olan Yılmaz Sevgül’ün koordinatörlüğünde gerçekleştirildi. Türkiye sathına yayılmış bütün ekiplerimiz kendilerine ayrılan kontenjanları doğrultusunda eksiksiz olarak eğitimlere katıldılar. Buna göre, Marmaris, İstanbul ve İzmit’ten beşer, Ankara’dan dört, Bingöl’den üç ve Antalya’dan otuz katılımcı olmak üzere toplam ellibeş AKUT’lu, beş eğitmenin gözetiminde, Olympos’ta “Kadir’in Ağaç Evleri”nde düzenlediğimiz eğitim kampımıza katıldı. Bizim gibi hiçbir karşılık beklemeden gönüllü olarak çalışan sivil toplum örgütleri ancak yerel unsurların katkısı ile amaçlarına ulaşabilirler. Bu vesile ile öncelikle Antalya bölgesinde yaptığımız eğitim ve tatbikatlarda bize 4 yıldır konaklama ve yemek konusunda en üst seviyede destek veren Kadir abiyi (Kadir Kaya) şükranla anmak isterim.

Her yıl büyük bir turizm hareketliliğinin yaşandığı Akdeniz bölgesinde çalışmalarını sürdüren Antalya ekibimiz, yılda yedi arama kurtarma eğitimi düzenliyor. Bölgenin ihtiyaçlarına göre yapılan planlamaya göre, eğitimlerin üçü teknik dağ arama kurtarma, biri ilkyardım, biri sel ve kanyon kurtarma, biri de deprem arama kurtarma olmak üzere gerçekleştiriliyor ve bu eğitimlerin üçüne diğer bölgelerden de AKUT gönüllüleri davet ediliyor. Bu üç eğitimden biri olan bu eğitim aşağıdaki şekilde gerçekleştirildi. Seviye tesbitinin ardından eğitimler 3 ekip halinde yapıldı.

1. grup; Temel eğitim, (Malzeme Tanıtımı – emniyet aletleri, ipler, emniyet kemeri, sekizli, jumar, makaralar, sedye, düğümler, v.b.)

2. grup; Orta düzey yarı teknik ve dağ arama kurtarma, (kurtarma emniyet noktaları, makara ve gevşetme sistemleri, sedye çekme – indirme, ip köprüsü, vb.)

3. grup; Liderlik ve arama kurtarma strateji ve taktik belirleme (Liderlik eğitimi ve problem çözme) konularında olmak üzere çalışmalarını sürdürdü.

Bunlara ilave olarak telsiz kulanma ve ilk yardım eğitimleri de tekrar edildi.

Gece – gündüz devam eden teorik ve pratik çalışmaların ardından, % 75 teorik ve % 25 arazi uygulaması olacak şekilde geçer notun 70 olduğu değerlendirmelere her katılımcı tabi tutuldu. Son olarak da her zaman yaptığımız gibi son gün, zorlu ve uzun karmaşık bir tatbikatla, aldıkları eğitimi bir takım olarak uygulama çalışması yapıldı.

AKUT ekipleri, bulundukları bölgenin kendine özgü ihtiyaçlarına göre planlamalarını ve çalışma stratejilerini kurgular. Örneğin, turizm bölgesinde yer almaları sebebiyle Antalya ve Marmaris ekiplerimiz teknik kurtarma konusunda, ağır kış şartlarının yaşandığı Doğu Anadolu bölgemize yer alan Bingöl ekibimiz, kış kurtarma, çığ ve kar motosikleti konularında, Orta Anadolu’da dağlara yakın bir bölgede bulunan Ankara ekibimiz, kış dağcılığı ve dağ kurtarma konularında, AKUT’un ilk ekibi ve merkezi konumunda olan İstanbul ekibimiz deprem ve genel kurtarma konularında, son olarak aramıza katılan genç İzmit ekibimiz ise Marmara bölgesi ve Batı Karadeniz bölgesi civarındaki arama operasyonlarında ağırlıklı olarak çalışacak şekilde örgütlenmiş durumdalar.

Bu yapılanmanın temel nedeni, AKUT vizyonunun yerel örgütlenmelere, yerel kaynaklara ve yerel ihtiyaçlara büyük önem vermesi ve Türkiye için ideal çözümün bu yönde olduğunu değerlendirmesi sebebiyledir. Ayrıca düzenlediğimiz bu tür eğitimlere, zaman zaman AKUT harici arama kurtarma ekiplerinden de katılımcı davet ederek bilgilerimizi paylaşma çalışmalarımızı sürdürmekteyiz.

Gönül isterki bu eğitimlere hiçbir zaman ihtiyaç duyulmasın ancak sorumlu yurttaşlar olarak bizler, kendimize seçtiğimiz misyon doğrultusunda her zaman hazır olmak ve gerektiğinde bütün gücümüzle, ülkemizin ve insanımızın yaşayabileceği sorunlara karşı çözüm üretmekle, en azından acılarını bir nebze olsun dindirmekle yükümlüyüz. Bu nedenle arama kurtarma konularında çağdaş vizyon ne ise biz her zaman onu arar, bulur, uygular ve onu da aşmaya çalışırız.

 

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Alpinizmden Seyir Sporuna

Bundan 15 yıl önce henüz 20 yaşındayken, son derece atılgan ve riske girmeye müsait karakterimle, Bilkent Üniversitesi’nde okurken başladığım dağcılık ve diğer doğa sporlarının kişisel gelişimime ve kariyerime en üst düzey katkıyı sağlayacağının farkında değildim.

Bugün bile her fırsatta dile getirdiğim ve şükranla andığım gibi, o günlerin genç ve her yöne çekilebilecek Nasuh Mahruki’si için en büyük şans, Ankara’da dağcılığı ve mağaracılığı, geleneksel doğa sporları anlayışıyla sürdüren Anadolu Dağcılar Birliği, o günlerin Türkiye Dağcılık Federasyonu, üniversitelerin dağcılık kulüpleri ve Mağara Araştırma Derneği gibi, doğayı ve sporu önce güçlü bir felsefeye, bir ideale ve düşünsel bir platforma yerleştiren, yaşça ve deneyim olarak ondan daha ileride, gerçek doğa aşığı, bilinçli sporcuların biraraya geldiği gruplarla tanışmak olmuştu. Bu gruplar doğa ve insan sevgisini temel alan vizyonlarıyla, iç dünyalarındaki kendilerini aşma, kendilerini gerçekleştirme çabalarında bilgiyi ve öğrenmeyi temel alan ve bunun bir dış yansıması olarak seyircisi ve alkışı olmayan dağcılık ve diğer doğa sporlarını bedensel ve ruhsal gelişimleri için, kendi yeteneklerine en uygun bir yöntem olarak kullanan sporculardan oluşuyordu.

O yıllarda en az dağlara tırmanmak ve mağaralara girmek kadar birlikte yapmaktan keyif aldığımız bir diğer etkinlik ise, sohbetlerimizde şiirden, edebiyattan, felsefeden konuşmak, ilginç bulduğumuz özgün düşünceleri birbirimizle paylaşmaktı. 20’li yaşlarda öğrenmeye büyük bir açlık duyduğumuz dönemde varoluşçuluk, anadolu tasavvufu, budizm, etnik müzikler, dinler tarihi, kültürlerin kökenleri hakkında araştırmalar, dünyanın değişik coğrafyaları, Hermann Hesse, Richard Bach, Jack London, Nietzsche, Jack Kerouac, Sartre, Erich Fromm, Albert Camus, Antoine de Saint Exupery, Krişnamurti, Voltaire, Montaigne, Kazancakis, Kavafis, Mevlana, Yunus Emre, Hayyam, Halil Cibran, Nazım Hikmet, Orhan Veli, Ahmet Telli ve daha pek çok filozof, yazar ve şairin, Gılgamış, Odysseus, Thor Heyerdahl, Amundsen, Hillary gibi eski kahramanlar ve kaşiflerin dünya görüşleri ve burada bıraktıkları hayranlık uyandırıcı izlerdi aslında bizi birbirimize yaklaştıran ve birarada dağlara, doğaya götüren.

Bundan 15 – 20 yıl kadar önce, Türkiye’de dağcılıkla ve doğa sporları ile uğraşan hemen herkes bir ölçüde felsefeyle, şiirle ve edebiyatla da ilgilenirdi. Seyircisi olmayan bu sporu yapanların ortak noktası, düşünsel açlıkları ve kişisel tutkularını besleme yolunun dağlardan ve doğadan geçiyor olmasıydı. 20’li yaşlarım, bugün bile geçerli olan dünya görüşümü şekillendiren müzik dinleme, kitap okuma, olayları ve insanları kişisel olarak değil de birer olgu olarak değerlendirme konusundaki ilk temellerimin atıldığı günlerdir. Ben de diğerleri gibi, en az dağlardan öğrendiğim kadarını, büyük yazar ve şairlerden, filozoflardan öğrendim ve hala da öğrenmeye devam ediyorum.

Seyircisi olmayan, dolayısıyla sporcuyu kendi iç dünyasında büyük bir zenginleşmeye ve büyümeye götüren dağcılık – (mountaineering veya alpinizm), bugün için dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de son yıllarda hızla gelişen spor tırmanıcılığı – ( sport climbing) ile birlikte anılır olmuştur. Burada ince bir ayırım yapmak gerektiğini vurgulamak istiyorum. Doğal kayada veya kapalı salonda yapılan ve ara emniyet noktaları ve ip hatları ile desteklenerek, neredeyse 100% güvenli halde gerçekleştirilen spor tırmanışı geleneksel dağcılıktan özü itibarıyla aslında önemli farklılıklara sahiptir.

Bu ayırımı yaparken elbette ki birinin diğerine üstünlüğünden değil de sadece olgusal olarak ve koşulları itibarıyla, çoğu zaman yanlış olarak aynı isimle yani “dağcılık” olarak anılmakla birlikte, her iki disiplinin kendine özgü olarak sporcunun kişiliğinde önemli etkiler ve değişimler – gelişimler yarattığını vurgulamak istiyorum. Bugün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de pek çok gencin dağcılık yerine spor tırmanışını seçmesinin sebeplerini alt alta yazmaya başlarsak, sorumuzun cevabı doğal olarak ortaya çıkacaktır. Spor tırmanışı, görsel ve estetik zenginliği ve içinde barındırdığı büyük rekabet, güç ve sürat unsurları sebebiyle büyük bir izleyici kitlesine sahiptir. Doğal veya yapay kayaların üzerinde, kolsuz t-shirt’leri ve tight pantolonları ile atletik vücutlarının bütün kaslarının rengarenk kıyafetler, malzemeler ve iplerle süslenerek sergilendiği bu görsel şölen her yaştan insanın ilgisini çekebilecek dinamizme fazlasıyla sahiptir. Aynı karizmatik görüntü elbette ki dağcılarda da vardır, sadece bunun insanlarla paylaşılma fırsatları çok daha sınırlıdır ve en önemlisi eşzamanlı değildir.

Kalabalık gruplar halinde bir şenlik havasında yarışmalar ve etkinlikler düzenlemek spor tırmanıcılığının dışa dönük ruhuna son derece uygun bir oluşum. İstanbul’da, Ankara’da, Antalya’da, Niğde’de gerek doğal kayada gerek yapay duvarlarda pek çok kez düzenlenen yarışma veya festivallerin sonuncusu geçtiğimiz hafta Antalya Geyikbayırı’nda yaklaşık 200 tırmanıcının katılımıyla çok keyifli geçen bir spor tırmanışı haftası olarak yapıldı. Türkiye’nin dört bir yanından gelen son derece başarılı spor tırmanıcıları yeteneklerini sergilediler ve farklı zorluklarda yüzlerce rota tırmandılar. Sadece bu şenlik bile, Türkiye’de de artık neredeyse dünya ölçeğinde bile çok ciddi seviyelerde kaya tırmanıcılarının olduğunu göstermesi açısından çok önemlidir. Her fırsatta vurguladığım gibi, Türkiye’nin genç nüfusu uygun fırsatlar yaratıldığı taktirde büyük başarılara imza atabilecek kapasiteye fazlasıyla sahiptir. Spor tırmanıcılığının ülkemizde son 7-8 yılda katettiği mesafe neresinden bakılırsa bakılsın hayranlık uyandırıcıdır.

Bunun kişisel kanaatim olarak en önemli sebebi, hem sporu yapanın hem de izleyenin arzu ettiği tatmin duygusunu anında yaşamasıdır. Beğenmek, beğenilmek, rekabet etmek, yarışmak, alkışlanmak, ödüllendirilmek gibi olguların eşzamanlı olması, pek çok genç için doğal olarak önemli bir çekicilik ve tercih sebebidir. Ancak bu eşzamanlı ve dışa dönük tatminin, spor tırmanıcılığının kazandırdığı bütün bedensel güç gelişimi, ruhsal keskinlik ve süratli düşünme, sportif rekabet, sportif erdem becerilerinin yanısıra, dağcılıktan önemli farkını da oluşturan ve eksik kalmaya mahküm noktasının, işte bu içe dönük büyüme tutkusu eksikliği olduğunu kabul etmek gerekir diye düşünüyorum.

İçe dönük ve dışa dönük tatmin arayışının yanısıra bir de, yapılan sporda gerçekleşme olasılığı bulunan risk faktörü ve bu riskin bedelinde de her iki disiplinde önemli farklar vardır. Dağcı için düşmek neredeyse ölmekle eş anlamlı olduğu için, dağcı had safhada düşmekten kaçınır ve bütün stratejisini düşmemek üzerine kurar. Spor tırmancısı için ise durum oldukça farklıdır. Düşmek sınırına kadar antrenman yapmak ve kendini geliştirebilmek için düşmeyi her zaman göze alarak hareket etmek zorundadır. Ancak sürekli bağlı olduğu yukarıdan (top rope) veya aşağıdan gelen (lider tırmanış) emniyet hattı, her durumda onu koruyacak ve düşüşünü güvenli bir şekilde sönümlendirerek, tekrar tırmanışını sürdürmesini sağlayacaktır. Bu tırmanışlarda bazen sabit emniyet noktaları – boltlar, bazen de tırmanıcının yükselirken döşediği sikke, takoz, tri-cam, friend gibi kaya çatlağının yapısında göre kullanılan çok çeşitli durdurucu malzemeler kullanılmaktadır. Son derece zorlu rotalarda hiçbir malzeme kullanılmadan yapılan (free – solo) tırmanışları uç bir deneyim olarak nitelendirdiğim için bu konunun dışında tutuyorum.

Günümüzde her iki disiplinin iç dinamiklerinin birarada kullanıldığı alpin spor tırmanıcılığı ise, bu asil sporun her iki unsurunun da birlikte kullanıldığı ve sporcunun ulaşabileceği hedefleri çok üst düzey noktalara taşımasına imkan veren ve önü çok açık bir disiplin olarak gelişmektedir. Yine de son olarak Türk dağcılığı adına bir endişemden bahsetmek istiyorum. Bütün bu sportif gelişmeye ve UIAA ölçeğinde

artık (10 -) derecelerine kadar ülkemizde tırmanışlar yapılmasına rağmen, yakın gelecekte alpinizmin bu durumdan olumsuz etkileneceğini gözlemlediğimi söylemek istiyorum. Son yıllarda alpin ve alpin spor rotalara giren elit sporcu sayısı, tırmanma derecelerinde görülen büyük gelişme ile kıyaslandığında oldukça yetersiz durumdadır. Benimle aynı kuşak dağcıların son yıllarda açtığı pek çok alpin ve alpin spor tırmanışı rotasının ikinci tekrarı bile, bunu yapabilecek seviyede pek çok genç tırmanıcı olduğu halde yapılmamış durumdadır. Bu durumun uzun vade sonuçlarını hep birlikte izleyeceğiz.

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

21. Yüzyılda Türkiye’de Spor ve Spor Medyası

Kadim düşünce sistemlerinde insanın bu sınav dünyasında yaptığı yalnız yolculukta, sadece kendisine karşı değil, bütün dünyaya, insanlara, evrene karşı da sorumlu olduğu, sorumluluk taşıması gerektiğinden bahsedilir. Yakın zaman filozoflarından, Sartre, Proust ve Levinas da benzer kurgularla, varoluşu itibarıyla tekil olan ama özünde taşıdığı sevgi ve bilgelikle herşeye karşı evrensel bir sorumluluk taşıyan – (taşıması gereken) bir varlık olarak yeniden tanımlar insanı. Çünkü Aristo’nun dediği gibi, dünya birbirinden kopuk bireylerin bir toplamı değildir; tüm bireyler bir şekilde birbirleriyle bağlantılıdır.

 

Buna göre, yaşama güçlü bir bireysellikle başlamak, önce varoluşunun bencil – bireysel yönlendirmesiyle kişisel gelişimini en üst safhaya taşımak için hırslı ve tutkulu bir çabaya girmek, eleştirilebilir gibi görünmekle birlikte bence doğrudur. İnsan yavaş yavaş kendi bilincini tanırken, olgunlaşırken sistem içerisindeki yerini keşfederek varlığının ancak diğer varlıklarla tanımlanabilir olduğunu fark eder ve asıl olunması gerekenin, işte bu düşünce sistemlerinin bahsettiği, “varolan herşeye karşı sorumluluk taşıyan insan” olduğunu idrak eder.

Bu yaklaşımdan yola çıkarak; “Sporcu olmanın temel özelliği, kendini tanımak, kendini yönetmek ve kendini aşmaktır.” sözüyle sporculuğu tanımlayan Carl Diem’e göre, iyi bir sporcunun, kendi fiziksel ve ruhsal sınırlarını çok iyi tanıyan ve bu sınırları doğru bir amaç yolunda geliştirme niyet ve kararlılığında olan güçlü bir kişilik olduğunu çıkarabiliriz.

Ancak sıradan insandan bütün bedensel ve ruhsal üstünlüğüne rağmen bu güçlü kişilik dahi, çağımızın en önemli sosyal hastalıklarından biri olan yabancılaşma olgusundan fazlasıyla nasibini almaktadır. 21. yüzyıl insanı, doğanın içinden gelen ve özü itibarıyla doğaya ait olan atalarından çok farklı bir yaşama ortamında varlığını sürdürmek zorunda kalmaktadır. Genetik yapısı itibariyle aslında ait olmadığı ancak muazzam uyum yeteneğiyle adapte olmaya çalıştığı beton ve çelikten örme bir çevre, aslında hepsi hayatını kolaylaştırmak için bulunmakla birlikte, son yüzyılda gösterdiği olağanüstü değişim ve gelişim hızıyla, insanın uyum yapabilme hızının üstüne çıkarak, insanı kendisine bile yabancılaştıran yüksek teknoloji destekli elektronik kuşatılmışlık ve bunların yarattığı öngörülemeyen ve önalınamayan yeni ve büyük tehditler, korkular, insanı güvensiz, doğal ve sosyal çevresine yabancı – uyumsuz hale getirmiştir.

Bu uyumsuzluk sonucunda insanlar, ait oldukları topluma ve çevrelerine karşı ilgisiz hatta bazen en kolay yolu seçerek, kendisi gibi kayıp ruhlarla birlikte alt kimlikler oluşturarak, aşırı güvensizliklerinden dolayı, kendi alt kimlikleri dışındakilere karşı düşmanca bir tutum içine bile girebilmektedirler. Bireyin mutsuzluğu ve uyumsuzluğu ile başlayan bu süreç, önlem alınmadığı taktirde bir üst aşamada, asıl kimliği reddeden alt kimliklerin oluşturulmasıyla toplumsal dengeleri tehdit eder bir hal bile alabilmektedir.

Bugünün dünyasını reddetmek mümkün değildir, şehirleşmeyi, teknolojiyi, bilimi, sanayiyi, makineleşmeyi geriye çevirmek veya yavaşlatmak da mümkün değildir. Bu sürat çağında yaşanan bütün ilerlemelerin bir de kendi hızı ve ölçeğinde yarattığı yeni tehditler ve problemler de kaçınılmaz olarak karşımıza çıkmaktadır. Yapılması gereken bireyler arasındaki uyum hızına bağlı bu problemlerin toplumsal düzene en az zarar vermesini sağlayabilecek bir iç denge ve savunma mekanizması oluşturmaktır. Bunun akıla ve sağduyuya en uygun yolu, uyumsuzları görmezden gelmek, yaşam alanlarını ayırmak veya baskı altında tutmak değil, birleştirici ve kucaklayıcı davranarak paylaşım eşitsizliğini en aza indirmeye gayret etmektir. Ancak herşeye rağmen kaçınılmaz olarak karşımıza çıkacak alkolizm, uyuşturucu madde kullanımı, çeşitli psikolojik ve sosyo-psikolojik rahatsızlıklar, şiddet eğilimi, suç işleme gibi toplumsal dengeleri bozacak davranışları minimize etme yolunda gerekli her türlü çağdaş ve etkin önlemi almak gereklidir.

Burada karşımıza etkin bir alternatif olarak yine spor çıkmaktadır. Çünkü spor, doğru öğretildiği ve uygulandığı taktirde kendi bedenini ve aklını seven, kendisine saygı duyan ve bunun sonucunda başkalarına da saygı duyma becerisini geliştirebilen, sorumluluk duygusuna sahip sosyal bireyler yetiştirir. İnsanın kendisi ile arasındaki dengesini koruduğu gibi, içinde bulunduğu toplumuyla da barışık olmasına yardımcı olur. Tanımlanmış onlarca sporun bir kısmı bu duyguları yaratma konusunda eşsiz bir iç dinamizme sahipken, bir ksımı da yapıları itibariyle bu yaklaşımdan uzak düşmektedir. Bu yaklaşımla sporu ve sporcuyu değerlendirirken, doğada gerçekleştirildikleri için doğa sporları olarak adlandırılan grubu, kanımca özel bir ilgiyle ele almak doğru olacaktır.

Oyun alanı doğanın huzurlu, dingin ve kişisellikten uzak ama sadece zamanlamayla alakalı son derece yırtıcı ve tehlikeli olabilecek ortamında gerçekleştirilen doğa sporları, koşulları gereği bedensel gelişimden belki de daha fazla ruhsal büyümeyi getirir. İlgisi zor fark edilir gibi görünmekle birlikte, insan – toplum bütünleşmesini, birey olmak, insan olmak, sosyal paydaşlık, sosyal sorumluluk ve toplumsal aidiyet kavramlarını sporcunun zihninde felsefi olarak şekillendirme ortamı ve imkanı yaratması açısından çok ilginç bir değişim gücüne sahiptir.

Yukarıda saydığım sorunlar sadece 21. yüzyıl Türkiye’sine özgü sorunlar elbetteki değildir. Ancak bütün bu sorunların günümüz Türkiye’sinde çözülememesi, hatta giderek toplumsal düzeni daha da tehdit eder hal almasındaki en büyük sorumlu kişisel kanaatim olarak ahlaksız, kuralsız ve etkin bir hukuki yaptırım gücüne sahip yargıdan neredeyse tamamen bağımsız hareket eden ve artık insanlara haber verme ile insanları kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirme arasındaki seçimini yapmış bulunan, kesin çizgilerle taraflara bölünmüş medyamızdır.

Kendisini spor medyası olarak tanımlayan bu kısır medyanın gerçekte tek yaptığı, muazzam paraların döndüğü ve sadece küçücük bir azınlığın gerçek anlamıyla sporcu kimliği ile bulunduğu ama dışarıdan bakıldığında toplumun büyük bir kesiminin hayatında sporun önemli bir yeri olduğunun zannedildiği bu ortamı sürdürmektir. Üstlendiği işlev ise insanları gruplara ayırarak ve öylece tutmayı başararak, bütünlüğü bozmak ve toplumdaki üretime ve yaratıcılığa dönük olması gereken rekabet ve paylaşım ilişkisini, güncel konulara katılım ve kendi geleceği için yönlendirme taleplerini, taraftarlık anlayışı ruhsal boşalımı ile tatmin ederek ve bu kısır süreci insanlara rol model olarak sunarak, bu tutumuyla toplumun ortak kimliğini, çağın değişimlerine ayak uydurmayı ve 21. yüzyılın imkanlarını keşfetmeyi tam olarak durduramasa da, önemli ölçüde yavaşlatmak olan bir olgudur. Yabancılaşmanın çözümlerinden biri olabilecek spor, ne yazık ki Türkiye’de de önemli ölçüde yabancılaştırılmış spor olarak kullanılmaktadır. Öyle ki, spor neredeyse artık insanın beden ve ruh sağlığını geliştiren, sağlıklı yaşam için yapılan bir etkinlik olmaktan uzaklaşmış ve onu oyalamak ve vaktini geçirtmek için bilinçli olarak kullanılan ve yapay kurgularla yönlendirilen bir araç haline getirilmiştir. Bu söylediklerim özü aynı kalmak kaydıyla magazin ve televole kültürü – kültürsüzlüğü için de geçerlidir.

Kısacası Türkiye’deki spor anlayışı, süregiden kısır sistemi, dolayısıyla kendi statükosunu tehdit edebilecek herşeye karşı gardını sürekli yukarıda tutarak, kendisini savunmaya ve gerektiğinde saldırıya hazır halde beklemektedir. Bu iş yapma anlayışına ne yazık ki Türkiye’nin bir takım spor federasyonları da dahildir. Bu cümleye ilk tepki verecek olanlar bu anlayışta olanlardır. Hiçbir şey için çok geç değildir, ancak etkin ve kararlı mücadele gerekmektedir. Türkiye uzun zamandır, süregiden statükocu anlayışla mücadele etmekte ve köklü bir değişimi talep etmektedir. Bu süreç aydınlanmacılar ve çağdaş yorumcular lehinde gelişmeye artık başlamıştır ve durdurulamaz. Er yada geç Türkiye kendisini bağlayan, kandıran, kullanan, değişimi yavaşlatan statükocu zihniyetin ve onun kurumsal temsilcilerinin üstesinden gelecektir. Bu yeniden inşa sürecinde birer tuğlayı da, kişisel çabaları ile dünya çapında başarılara imza atan sporcularımız koymaktadır.

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Şampiyon Olmak İstiyorsanız, Annenizi Babanızı İyi Seçin!

İsveçli Fizyolog Ostrand’ın bu sözü, günümüzde profesyonel sporun katettiği bütün aşamaları da kapsayacak şekilde geçerliliğini sürdürmektedir. Diğer pek çok alanda olduğu gibi, sporda başarılı olmak için de, genetik üstünlük başlangıç noktası olarak büyük bir avantajdır. Bunun üzerine inşa edilecek doğru ve etkin fizik, teknik ve psikolojik antrenman metodları, seçilmiş sporcunun en üst seviyelere ulaşmasını sağlayabilecektir.

Bireylerde bu tür bir özel yeteneğin varolup olmadığının keşfi her sosyal devletin görevleri arasındadır. Daha çocuk yaşta yapılabilecek bir takım gözlemler ve denemelerle, çocukların kabiliyetleri ve yatkınlıkları anlaşılıp, gelecekte hangi alanda başarılı olabileceğini öngörmek, bugünün spor bilimcileri için hiç de zor değil. Türkiye Avrupa’nın en genç nüfusuna sahip ülkelerinden biri olarak, doğru yatırımlar ve kaynaklarla dünya çapında sporcular yetiştirebilecek potansiyele olasılık olarak ziyadesiyle sahiptir. Ancak bu fırsatlar verilmediği veya eşit dağıtılmadığı için, ne kadar üstün yetenekli olursa olsun, pek çok kabiliyetli genç, belki de rekorlar kırabilecek istidada sahipken, keşfedilemeyip, sadece bir olasılık olarak kalıp yaşamını başka alanlarda sürdürmektedir.

Bugün Türk sporundaki başarılara baktığımızda, futbol ve basketbol gibi, çok büyük kaynaklara ve desteğe sahip bir kaç spor branşı dışında gördüğümüz pek çok başarı birer bireysel başarı olarak karşımıza çıkmakta ve ülkemizde uygulanagelen yanlış spor politikalarını yüzümüze çarpmaktadır. Örnek vermek gerekirse; Süreyya Ayhan ve Yasemin Dalkılıç, kendi ülkelerinde, kendi branşlarındaki üstleriyle! ve medya ile anlamsız ve kısır bir çekişmeyi de bütün başarılarının yanısıra sürdürmek zorunda bırakılan pek çok başarılı insanımızdan sadece ikisi.

Futbol’daki hepimizi gururlandıran büyük başarımız, bu spor branşına aktarılan, ancak ne yazık ki diğer spor branşlarından esirgenen muazzam kaynakların çok doğal bir sonucudur. Benzer ölçekte bir kaynak ve bilgi aktarımı, Türk insanının genetik olarak başarılı olma istidadı bulunan, halihazırda son derece kısıtlı imkanlara rağmen kendini ispat ettiği ve pek çok başarı elde ettiği veya henüz uygun fırsatlar yaratılamadığı için, içindeki potansiyeli gerçekleştiremediği doğru spor dallarına aktarılsa, Türkiye çok kısa sürede daha nice başarılar elde edebilecek bir demografik potansiyele – üstünlüğe sahiptir.

Etkin ve sosyal bir devletin vatandaşına karşı sorumlulukları, o daha doğar doğmaz başlamalı ve ölene dek, hatta öldükten sonra bile sürmelidir. Aynı şekilde her birey de, devletine karşı görev ve sorumluluklarını eksiksiz ve zamanında yerine getirmekle yükümlüdür. Bu karşılıklı görev ve sorumluluk ilişkisi içinde sporu ele aldığımızda, etkin devlet, şampiyon olma istidadındaki vatandaşlarını daha çocuk yaşta keşfetmeli ve onlara önlerindeki bu uzun ve zorlu yolda, eğer onlar da isterse, gerekli eğitim, bilgi ve kaynak gibi fırsatları sunmalıdır. Elbette ki spor, yalnızca üstün yetenekli bireylerin yarışması ve kazanması – kaybetmesi üzerine kurulu bir mücadele veya yarışma değildir. 20. yüzyılın ortalarında şekillenen, “Herkes için Spor” kavramı, etkin ve sosyal devlete, her yaştan, cinsten ve gruptan vatandaşına spor yapma fırsatı yaratma sorumluluğunu da yüklüyor.

Büyük Atatürk, vatanı ve milleti için gerekli herşeyi düşündüğü gibi, spor konusuna da çok önem vermiş, çağına göre ilerici bir vizyonla kararnameler çıkarmış ve kurduğu Cumhuriyeti emanet ettiği Türk gençlerini spor yapmaya teşvik etmişti;

‘‘ Her çeşit spor faaliyetlerini Türk gençliğinin milli terbiyesinin ana unsurlarından saymak lazımdır. Bu işte hükümetin şimdiye kadar olduğundan daha çok ciddi ve dikkatli davranması, Türk gençliğinin spor bakımından da milli heyecan içinde itina ile yetiştirilmesi önemli tutulmalıdır’’

Spor ayırım gözetmeden herkese hitap eder, devlete de bu yüzen sorumluluk yükler; genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk, yetişkin, hasta, engelli, hamile, zengin, yoksul, şehirli, köylü, vb. herkes spordan bedensel ve ruhsal kazanım elde eder. Sağlıklı bireyler sağlıklı toplumlar oluşturur ve bu durum her iki yönde de işler. Bunun farkında olan Atatürk, genç Türkiye Cumhutiyeti yıllarında bile “Herkes için Spor” vizyonunu milleti için çizmişti;

‘‘ Türk sosyal bünyesinde spor hareketlerini düzenlemekle görevli olanlar, Türk çocuklarının spor hayatını yüceltmeyi düşünürken sadece gösteriş için, herhangi bir yarışmada kazanmak azmiyle spor çizmezler. Esas olan, bütün yaşlardaki Türkler için beden eğitimi sağlamaktır…’’

Dolayısıyla etkin ve sosyal devlet, ülkesinin coğrafi yapısını, vatandaşlarının sosyal ve kültürel yapısını, genetik yatkınlıklarını gözönünde bulundurarak, hangi bölgeden potansiyel olarak hangi tür spor dallarında başarılı sporcular yetiştirebileceğini saptamalı ve bu yönde ülkesinin her köşesinde doğru ve etkin, sosyal ve akademik spor yatırımları yapmalıdır. Bunun yanısıra, “Herkes için Spor” vizyonuyla, her vatandaşı için spor yapabilme koşullarını ve fırsatlarını yaratmalı ve sporu, sosyal ve kültürel bir olgu olarak vatandaşlarının yaşamına dahil etmelidir.

www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com