Hepimiz Daha Güvenli Bir Toplum İstiyoruz

Dünya devletleri uzun bir süredir, afetlere bağlı zararları azaltmak amacıyla toplantılar düzenliyor, kararlar alıyor ve geleceğe daha yaşanılır bir dünya bırakmak için önlemler almaya çalışıyor.

Küresel anlamda, bu dünyayı paylaştığımız bütün bireyleri ilgilendiren doğal afetler, Güneydoğu Asya’da yaşanan son Tsunami afetinde hepimizin gördüğü gibi, sadece coğrafi olarak vurduğu bölgeyi değil, o bölgede bulunan diğer devletlerin vatandaşlarını ve o bölgeye yatırım yapmış diğer devletlerin şirketlerini de hiçbir ayırım yapmadan aynı şekilde etkilemiştir.

Kobe’deki toplantıdan 10 yıl önce, 1994 yılında Yokohoma’da düzenlenen Dünya Afetleri Azaltma Konferansı ve o konferansın sonunda ortaya çıkan “Daha güvenli Bir Dünya İçin Yokohama Stratejisi: Doğal Afetler İçin Önlemler, Hazırlık ve Azaltma” ve oluşturulan Hareket Planı bugüne dek dünya genelinde afetleri azaltma konusunda ciddi bir başvuru kaynağı olarak kabul edilmişti.

Yokohama Stratejisinin prensipleri şöyle sıralanabilir:

1- Yeterli ve başarılı afet azaltma politikaları ve tedbirlerinin yürürlüğe girebilmesi için risk tesbiti gerekli bir adımdır.

2- Afetleri önleme ve hazırlık konuları, afetlerdeki insani yardım ihtiyacını azaltma yolunda büyük önem taşımaktadır.

3- Afetleri önleme ve hazırlık konuları, milli, bölgesel, ikili, çoklu ve uluslararası düzeyde gelişim politikaları ve planlamasına dair entegre parçalar olarak değerlendirilmelidir.

4- Afetleri önleme, azaltma ve hazırlık kapasitelerinin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi, son derece öncelikli bir alandır.

5- Başarılı afet önleme ve hazırlık uygulamalarında kritik faktörler, basın yayın hizmetleri de dahil olmak üzere, iletişim araçlarının kullanılarak her an meydana gelebilecek afetlere dair toplumların erken uyarılması ve bunun etkin biçimde yayılmasıdır

6- Önleyici tedbirler, ancak bölgesel ve uluslararası düzeyde, yerel toplumdan milli hükümetlere değin her seviyeden etkin katılımı kapsadıkları zaman en üst düzeyde etkili olurlar.

7- Zaafiyetler, hedef gruplara odaklanmış uygun gelişim tasarıları ve yapılarının uygulanması ile, tüm toplumun eğitilmesi ile azaltılabilir.

8- Uluslararası toplum, afetleri önleme, azaltma ve hazırlık konularında gerekli teknolojinin paylaşılması ihtiyacını kabul etmektedir; bunun teknik işbirliğinin entegre bir parçası olarak serbest ve zamanlı biçimde ulaşılabilecek şekilde sağlanması gerekmektedir.

9- Doğal afetlerin azaltılması ve hazırlık aşamalarında, sürdürülebilir kalkınmanın önemli bir parçası olarak çevrenin korunması, yoksulluğun azaltılması ile birlikte zorunlu bir yer teşkil etmektedir.

Yokohama Konferansı’nın devamı niteliğinde olan Kobe Konferansı ise, önümüzdeki 10 yıllık süreç içerisinde, dünyamızda meydana gelebilecek afetlerin, özellikle gelişmekte olan ülkelerde meydana getirebilecekleri zararların azaltılması için gerekli önlem ve hazırlık çalışmalarının değerlendirildiği, küresel bir işbirliği platformu oldu. Etkin ve güçlü bir sivil toplum örgütü olarak, AKUT’un konu ile bu kadar yakından ilgilenmesinin ana sebebi de bu olguydu.

Kobe’de düzenlenen Dünya Afetleri Azaltma Konferansı’na, Türk Japon İş Konseyi’nin desteği ile, Türkiye’den katılan tek gönüllü sivil toplum örgütü olarak, burada paylaşılan bilgileri ve alınan kararları Türk Kamuoyu ile paylaşmak için, geçtiğimiz hafta bir basın toplantısı düzenledik ve sonuç raporunu paylaştık. Bu sonuç raporunu henüz alamamış olanlar, www.akut.org.tr adresinden erişebilirler. Daha detaylı bilgi almak isterlerse derneğimizle, 0212 2170410 numaralı telefonla irtibat kurabilirler.

Afetlerin ve Afetlere bağlı zararların azaltılması konusundaki çalışmaları en üst düzeyde ciddiyet ve sorumlulukla takip etmemiz gerektiği konusunda bir takım ek bilgiler de vermek doğru olacaktır.

1- Doğal Afetlere maruz kalan insanların sadece %11’i az gelişmiş ülkelerde yaşamaktadır. Ancak kaydedilen can kayıplarının %53’ü bu ülkelerde meydana gelmektedir. Daha açık söylemek gerekirse, afetlere bağlı can kayıpları az gelişmiş toplumlarda çok daha fazla görülmektedir. Bazı durumlarda ise kayıpların miktarı seneler süren uzun çabalarla kazanılmış son derece hayati, ekonomik kaynakları aşan boyutlarda gerçekleşmektedir.

2- Herşeye rağmen afet riski önlenebilir. Bu doğrultuda elde edilen başarılar kayda değerdir.

UNDP kalkıma ve risk arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesini temin etmek üzere DRI (Afet Risk Endeksi) geliştirilmesi üzerinde çalışmaktadır. Bu projenin bulguları ülkeler arasında tehlike, incinebilirlik ve riske fiziken maruz kalma seviyelerini ölçerek karşılaştırmayı ve zaafiyet göstergelerini tanımlamayı amaçlamaktadır.

Bu amaçla, doğal afet kaynaklı ölümlerin %94’ünü oluşturan dört afet türü incelenmiş (deprem, tropik fırtına, sel ve kıtlık) ve her bir tehlikeye maruz kalan nüfuslar ve bunların her bir tehlike için göreceli zaafiyetleri hesaplanmıştır.

DEPREM: Her yıl yaklaşık 130 milyon insan deprem riskine maruz kalmaktadır. Depremin yıkıcı etkisi İran, Afganistan, Hindistan, Türkiye, Rusya, Ermenistan, Gine gibi ülkelerde yüksek bir oranda görülmektedir.

TROPİK FIRTINA: Ortalama 119 milyon insan her yıl fırtınalara maruz kalmaktadır. Bu insanların bir kısmı birden fazla kez fırtınalarla başetmek zorunda kalmaktadır. Bangladeş, Honduras, Nikaragua, Hindistan, Filipinler, Vietnam ve Küçük Ada devletleri (Haiti gibi) ülkeler bu afetten ciddi ölçüde zarar görmektedir.

SEL: 90’dan fazla ülkede 196 milyon insan her yıl ölümcül sellere maruz almaktadır. Ufak ölçekli seller bu değerlendirmenin dışında tutulmuş olup, küresel iklim değişiklikleriyle sellerin yakın bağlantısı olduğu bilinmektedir.

KURAKLIK: Ağırlıklı olarak Afrika ülkelerinde yaşayan 220 milyon kişi her yıl kuraklığa maruz kalmaktadır. Pek çok durumda kuraklığın açlığa dönüşmesi silahlı çatışmaları, iç göçleri, HIV/AIDS, hükümet zaafiyetlerini ve ekonomik krizleri de beraberinde getirmektedir. Kuraklık sorunuyla ilgili olarak, nispeten küçük olan ülkelerde tehlikelere maruz kalma olayları daha sık görülmektedir ve kuraklık tropik fırtınalarla birleştiğinde daha büyük zararlara yol açmaktadır.

Bu dört temel afet türü hakkındaki küresel bilgilerimize ve tecrübelerimize dayanarak, 2005-2015 için Tavsiye Edilen Öncelikli Faaliyet Planı’na erişmek isteyenler, www.akut.org.tr adresini kullanabilirler.

Bir diğer önemli vurguyu ise, dünyamızın bütün küresel değerlerinin, okyanuslar, kutuplardaki buzullar, yeraltı su kaynakları, madenler, enerji kaynakları ve canlı cansız benzeri bütün varlıklarının, son çözümlemede bu dünyada yaşayan ve gelecekte yaşayacak olan insanlar için, bir diğer deyişle hepimizin ait olduğu insan ırkı için ortak bir vizyonla korunması gerektiğini düşünmemiz konusuna yapmalıyız.

2005 yılında Kobe’de, 1994 yılında Yokohama’da ve farklı ölçeklerde dünyanın pek çok değişik yerinde, değişik sayıda katılımcı devlet ile yapılan benzeri konferanslarda, hep aynı amaçlar vurgulanmış, ancak dünyanın aynı anda yaşadığı muazzam çelişkiye tatminkar bir cevap vermek mümkün olmamıştır.

Bir yanda afetlerin azaltılması için iyi niyetlerini göstererek mücadele eden devletler, diğer yanda da savaşlar, etnik ayrımcılık, kitle imha silahları, terör ve benzeri konular ve çevre koruma konularındaki uluslararası anlaşmalara imza atmaktan geri duran devletlerin çelişkisi umuyorum ki, mümkün olan en az zararla ve en kısa sürede aşılabilecektir.

Bugüne kadar ulusal ve uluslararası bir çok afetin ardından halktan gelen destek ve güvenle insan ve ekipman kaynağını, sürekli yenilenen tecrübe ve bilgi birikimi ile destekleyen AKUT, toplumsal ihtiyaçtan doğan talepler doğrultusunda toplumun afetlere karşı hazırlıklı olması konusunda sürekli olarak verdiği eğitimler ile geniş kitlelere afet bilincini ve koruma kültürünü aşılamaya gayret etmektedir. Bu amaçla geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiğimiz AKUT Anadolu Tırı projesi ile 4 ay içerisinde, 81 ilimizden 1 milyona yakın vatandaşımıza bu amaç için ulaşmış ve bilgilerimiz paylaşılmıştır.

Okuduğunuz bu yazı da, sosyal sorumluluğumuz ve çağdaş vizyonumuz gereği bu konulardaki çalışmalarımıza eklediğimiz son halka olarak, DEİK ile sürdürmüş olduğumuz “Kentsel Felaketlerin Azaltılması” projesi kapsamında, Türk – Japon İş Konseyi’nin desteği ile üç yetkin üyemizle birlikte katıldığımız Kobe Konferansının hepimizi ilgilendiren sonuçlarının paylaşılması amacıyla hazırlanmıştır.

ALİ NASUH MAHRUKİ
www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

21. Yüzyılın İlk Yarısında, Nüfusumuza Bağlı Olarak Bizi Bekleyen Fırsat ve Tehditler

Devletlerin gücü, onları var etme ve yüceltme konusunda kararlı olan vatandaşlarından gelir, Devlet vatandaşıyla varolur. Buradan hareketle, 21. yüzyılın ilk 25 – 40 yıllık süreci itibariyle, Türkiye’nin genç nüfusu üzerine, değerli dostum Can F. Gürlesel’in büyük bir özveri ile hazırladığı; Türkiye’nin Kapısındaki Fırsat, 2025’e Doğru Nüfus, Eğitim ve Yeni Açılımlar adlı çalışmasından derlediğim bir takım bilgilerle konuyu dikkatinize sunacağım.

Türkiye, nüfus yapısının iç dinamiklerine bağlı olarak önümüzdeki 25 – 40 yıllık süre içerisinde çok önemli bir fırsat penceresi içine girmekte, hatta son bir kaç yıldır girmiş bulunmaktadır. Bu konuyu biraz daha açarak neden elimizi çabuk tutmamız gerektiğini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Tüm toplumlar, 100 – 200 yıl arasında değişen aralıklarla demografik dönüşümler geçirir. Nüfus biliminde “demografik geçiş süreci” olarak adlandırılan bu dönüşümler üç evrede gerçekleşir ve her evrede farklı nüfus özellikleri gözlenir. Birinci dönemin en temel özelliği; hızlı nüfus artış oranlarıdır. Buna bağlı olarak 0 – 24 yaş gurubun, yani eğitim çağı nüfusunun toplam nüfus içindeki oranı yüksektir. İkinci dönemde, nüfus artış hızı yavaşlama eğilimine girer. Bu aşamada çalışabilir nüfusun (15 – 64 veya 24 – 55 arası) toplam nüfus içindeki payı en yüksek seviyededir. Üçüncü dönemde ise, nüfus artış hızı sıfırlanır ve gerileme başlar. Bir diğer deyişle nüfus azalmaya ve yaşlanmaya başlar.

Türkiye bir süredir, demografik geçiş sürecinin toplumlar icin “Fırsat Penceresi” olarak nitelendirilen ikinci evresinde bulunmaktadır ve bu süreç en az 25 yıl daha sürecektir. Türkiye’de nüfus artış hızı

beklenenin üzerinde yavaşlamış durumdadır ve bu sayede eğitimde ilk kez niceliği değil niteliği ön plana çıkartmak ülkemiz için artık mümkün hale gelmektedir. Nüfus artış hızının yavaşlaması, nüfusun azaldığı anlamına gelmiyor. Türkiye nüfusu 1970 yılında 35.6 milyon iken, 2000 yılında 67.8 milyona ulaştı. Nüfusumuz elbette artmaya devam ediyor ancak eskisi kadar hızlı değil. Buna bağlı olarak nüfus içerisindeki farklı yaş guruplarının toplam nüfusa olan oranı da değişiyor ve bize fırsat

penceresini açan olgu da bu durumdan kaynaklanıyor. Türkiye’de çocukların toplam nüfusa oranı azalıyor ve 2000 yılından bu yana ülkemiz hızla artan bir genç ve yetişkin nüfusa sahip oluyor.

Türkiye, çalışabilir nüfusun toplam nüfus içindeki payının en üst noktaya ulaşacağı 2000 – 2025 yılları arasında “Fırsat Penceresi” adı verilen bu demografik süreci yaşayacaktır. Yaratacağı çalışan nüfus potansiyeli nedeniyle, bu dönem ekonomik büyüme için en uygun koşulları taşıyor, ve bu yüzden toplumların hayatında “Fırsat Penceresi” olarak adlandırılıyor.

Ülkemizde 2000 – 2025 yılları arasında nüfus artış hızı yavaşlamaya devam edecek. Demografik öngörüler, Türkiye’de nüfusun 2025 yılında 90 milyona, 2050 yılında 98 milyona ulaşacağına işaret ediyor. Türkiye’de 2000 – 2025 yılları arasında genç nüfusun mutlak olarak artışı önce duruyor. Bir dönem sonra ise genç nüfus, hem mutlak hem de toplam nüfus içindeki pay olarak azalıyor. Türkiye 2025 yılından sonra genç nüfuslu bir ülke olmaktan çıkmaya başlayacak. Dolayısıyla, genç nüfus politikalarının yerini yetişkin nüfus politikalarına bırakması gerekecek.

Uzunca bir süredir Türkiye’deki iç dinamiklerin ve yönelimlerin hemen hemen tamamı Avrupa Birliği üyelik süreci çerçevesinde şekilleniyor. Bu nedenle, Avrupa Kıtasının bu süreç içerisinde nasıl bir demografik süreç yaşadığına da bakmamız, kendimizi ona göre konumlandırmamız ve planlarımızı bu bilgiler ışığında yapmamız gerekmektedir. Avrupa kıtası, Türkiye’den farklı bir değişim süreci yaşıyor. Avrupa ülkeleri demografik süreçlerinin üçüncü ve son aşamalarını yaşıyorlar. Yani Avrupa’nın nüfusunun artması durduğu gibi artık nüfusun yenilenmesi için ihtiyaç duyulan, “net yenilenme oranı” da kritik eşiğin altına düşmüş durumda ve artık Avrupa’da nüfus gerileme sürecine girdi. Bu süreç en az 100 yıl devam edecek. Tüm Avrupa ülkelerinde, genç ve yetişkin nüfusun toplam nüfus içindeki payı giderek azalırken, yaşlı nüfusun payı artıyor. 2002 yılında 25 Avrupa Birligi ülkesinin toplam nüfusu 453.4 milyon iken, demografik öngörülere göre 2025 yılında 456 milyon olucak ve 2050 yılında 400 milyona düşecek. Avrupa kıtası, nüfusunda mutlak azalma ve yaşlanma sürecini önümüzdeki 50 yılda yaşayacak. Bu demografik süreç, Birliğin siyasetini, ekonomisini, sosyal yapısını ve güvenliğini etkileyecek. Türkiye, demografik süreç olarak Avrupa’nın 50 yıl gerisinden gelmekte ve üzerinde dikkatle durmamız gereken Türkiye’nin büyük fırsatı da buradan kaynaklanmakta. Nüfus artış hızının yavaşlamasına karşın, Türkiye genç ve yetişkin nüfusa, yani “çalışabilir” nüfusa sahip olacak. Bu potansiyeliyle Türkiye, Avrupa’nın nüfus süreçlerinin yaratacağı gereksinimleri 50 yıl boyunca, iyi eğitimli, katma değer yaratma gücü yüksek, birikimli nüfusu ile karşılayabilecek durumda olacak.

Sonuç olarak 21. yüzyılın ilk yarısı, nüfusunun demografik yapısı itibariyle, Türkiye ve Türk Gençliği için büyük fırsatların ve daha parlak bir geleceğin kapısını açmaktadır. Avrupa’da hüküm süren nüfus eğilimleri, bu fırsatları daha da yüksek seviyeye taşımaktadır. Ancak önünde açılan bu fırsat penceresini en iyi şekilde değerlendirebilmesi ve her toplumun demografik geçiş süreci içerisinde ancak bir kez yakalayabildiği bu hızlı büyüme sürecini en verimli şekilde yönetebilmesi için, Türkiye’nin dikkatle takip etmesi gereken konular vardır. Bunların başında da yurttaşlarına kaliteli ve rekabet gücü yüksek bir eğitim sunmak gelmektedir. Doğal olarak 21. yüzyılda Türk gençliğinin en çok ihtiyaç duyduğu ve beklediği şey, yüksek kaliteli ve yaygın eğitim politikaları ve doğru yatırım ve istihdam olanaklarıyla, güvenli bir geleceğe ulaşabilmek arzusu olacaktır.

Sahip olduğumuz bu genç ve çalışabilir nüfusun, hayalimizdeki büyük, aydınlık ve güçlü Türkiye özlemi doğrultusunda büyük bir fırsat olduğu gibi, çağdaş ölçülerde, rekabet gücü yüksek, kaliteli ve yaygın eğitim politikaları ile destekleyemezsek, bir diğer deyişle eğitim sistemimizi bu ihtiyaçlarımıza göre yeniden ve süratle tasarlayamazsak, bu fırsat rahatlıkla bir tehdite dönüşebilir ve doğal olarak sunduğu fırsatlar ölçüsünde, geleceğimiz için büyük bir tehlike olabilir.

Bu konuyu daha iyi anlamak için özellikle, yakın zamanda büyük şehirlerde hepimizin gündelik hayatına yerleşmiş durumda olan, korku ve endişe ile izlediğimiz tinerci, kapkaççı, ev hırsızları ve güpegündüz herkesin ortasında bayan sürücülerin otomobillerinin arka camını elindeki buji ile kıran ve göz açıp kapayana kadar arka koltuğa dalıp çantasını kapıp kaçan hırsızlık için özel olarak eğitilmiş ve yönlendirilmiş 16 – 17 yaşlarındaki doğudaki köylerden getirilmiş çocukları aklınıza getirin. Her biri bizim vatandaşımız olan ve en az bizler kadar bu coğrafyada insanca yaşama hakkına sahip olan bu çocuklar, devletin şefkatli, güvenli ve eğitici ellerine ulaşamadıkları için, hırsızlık ve gasp olaylarına karıştırılmakta, örgütlü suç çetelerine çaresizce ve zorla sokulmakta, hatta bir sonraki süreçte şehir terör eylemleri ile karşımıza dikilebilecek bir potansiyel tehditle çoğalmaktadırlar.

Bütün devletlerin özellikle yakalamaya ve en verimli şekilde yaşamaya çalıştığı bu fırsat penceresi, basiretsiz, sorumsuz ve beceriksiz davranmaya devam edersek, tehdit penceresi haline dönüşecek ve dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan İstanbul’umuzda hepimiz, 3 – 4 metrelik üzeri dikenli tellerle çevrili duvarlar içine hapsolarak, bireysel güvenliğimiz için devlet dışı alternatiflere yönelmek zorunda kalarak, şehir hayatının her türlü güzelliğini tüketen bir paranoya içinde sürekli arkamızı kollayarak ve birbirinden şüphelenen ve korkan, mutsuz, umutsuz, endişeli ve en tehlikelisi, bir diğerinin acısı ve sorunlarını hiç umursamayan ilgisiz ve bencil şehir insanları olarak hayatımızı sürdürmek zorunda kalacağız. Tıpkı yolsuzluklar ve gelir dağılımındaki uçurumdan dolayı, Latin Amerika ülkelerinin uzun bir süredir yaşamak zorunda kaldığı ve artık bu yaşam biçiminin gündelik ve sıradan hale dönüştüğü gibi.

Anadolumuzun öz değerleri, yüzyıllardır süregelen komşuluk kültürümüz, insan ilişkilerimiz ve geleneksel paylaşımcı sosyal hayatımızla büyük bir çelişki gösteren bu birbirinden kopuk, güvensiz ve kapalı süreci ve geri döndürülemez üzücü sonuçlarını bu asil millete yaşatmaya hiçkimsenin hakkı yok…

Aklımızdan çıkarmamamız gereken en önemli şey, geçmişimiz gibi geleceğimizin de ortak olacağı düşüncesi olmalı. Gündelik süreçlerde nasıl görünürse görünsün, uzun dönemde ya hepimiz kazanacağız, ya hep birlikte kaybedeceğiz.

ALİ NASUH MAHRUKİ
www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Türkiye’de Bilgi Paylaşımı Sorunu

Aristo, toplumu elleri, ayakları, duyguları ve zekası olan bir dev olarak tanımlar. Toplum, kendisini oluşturan insanların kollektif ürünüdür. Toplumların gücü de, kendisini oluşturan bireylerin ve grupların arasındaki işbirliği, güç birliği, kültür, etik, hukuk, sinerji, üretim, paylaşım ve benzeri ortak ürünlerle doğrudan ilişkilidir.

Ülkemizin bütün imkanları ve potansiyeline rağmen, uzun yıllardır yaşadığımız pek çok sorunun ve verimsizliğin nedenlerini anlamaya çalıştığımda, her sektörde bilgiyi elinde tutan sayılı bir azınlığın bu bilgiyi paylaşma konusundaki isteksizliği ve bu nedenle ortaya yayılan, halkı yanlış yönlendiren ve geniş kapsamlı bir dedikodu kültürüne yol açan, eksik, yanlış, taraflı, yönlendirilmiş bilgi yayma sürecinin önemli bir etken olduğunu görüyorum. Devlet organizmasındaki ilgili kurumların tanımlanmış, yetkilendirilmiş ve dolayısıyla sorumluluğu da verilmiş konumlarına rağmen, bugün hemen her yerde ve her konuda karşımıza çıkan taraflı yönlendirmeleri, doğru ve sınanmış bilgi ile ivedilikle değiştirmeyerek, halkı aydınlatmayarak, ancak sorun kendi makamına artık görmezden gelemeyeceği yöntemlerle eriştirildiğinde, bilgi kaynaklarını açarak elindeki bilgiyi son kertede paylaşmasının, toplumsal hayatımızda büyük kayıplara yol açtığını düşünüyorum.

Bu konuda kişisel anlamda beni en çok rahatsız eden unsurun da, bu bilgiyi bulundukları pozisyon gereği, yine bu ülkenin özkaynakları ile elde etmelerine ve bu bilginin devletin güvenliği ve bekası ile milletin refahı için olduğu konusundaki bütün etik, hukuki ve geleneksel zorunluluklara rağmen, artık kökleşmiş bir şekilde bilgi paylaşımına direnmelerini ve bilgi süreçlerinde kurumsallaşmış bir tekelcilik anlayışıyla hareket etmeleri olduğunu söyleyebilirim.

Sağlıklı, güvenli ve güçlü bir toplum oluşturmak için ihtiyaç duyduğumuz özelliklerin başında, toplumun kendi iç dinamikleri ile doğal akışı içerisinde ortaya çıkardığı, toplumsal bellekten ve ortak yaşananların doğru bilgi ile yorumlanması ve etkin paylaşımı ile oluşturulan kollektif bilinç gelir. Ancak bilgi ve iletişim teknolojilerini, çağa ayak uyduracak şekilde güncelleyemeyen ve elindeki bilgiyi vatandaşlarıyla doğru modellemelerle paylaş(a)mayan toplumlar, ciddi bir uyumsuzluk, güvensizlik, edilgenlik ve sonuç olarak verimsizlikle karşılaşırlar. Kollektif Bilinç’in oluşturulmasında, toplumun yetenekleri doğrultusunda anlayabileceği, uyum sağlayabileceği yaklaşım biçimleriyle kurgulanan ve bu şekilde paylaşılan açık bilgiler, toplumda normalden çok daha süratli olarak arzu edilen davranış değişikliğini meydana getirebilirler.

Bunu sağlamak için eldeki en kolay, ucuz ve zahmetsiz kullanılabilen kanal ise iletişim imkanlarının çeşitliliği ve her yere erişebilme gücü ile doğal olarak, her türlü medya kanalıdır. Toplumlar liderleri, yöneticileri, fikir önderleri, aydınları ile bu yönlendirmeyi rahatlıkla kurgulayabilirler. Türkiye’nin bu konuda başarılı olduğunu ne yazık ki söyleyemeyeceğim.

Toplumlar çağın koşullarına uyum sağlayabilirlerse büyürler, gelişirler ve güçlenirler. Bunun tam tersi de doğrudur. Bu gelişmeyi sağlamak için de, elindeki nüfus gücünü, eğitimli, bilgili, kültürlü, sağlıklı olarak yetiştirmek ve ona diğer toplumlar karşısında rekabet avantajına sahip olacak bir donanım kazandırmak en önemli konuların başında gelir. Birlikte davranabilmek ve bütünün enerjisini açığa çıkarabilmek, Japonların, “hiçbirimiz hepimiz kadar akıllı değiliz” sözü ile ifade ettiği gibi, sadece akıllı değil, güçlü, hızlı, verimli gibi daha pek çok açılımda da kullanabileceğimiz bir fırsat avantajına sahiptir. Ancak bunun sağlanabilmesi için, geliştirilen ve üretilen doğru bilginin, uygun kanallarla ve metodlarla toplumla açık ve düzenli olarak paylaşılması, elit bilginin açık, sıradan bilgi haline dönüştürülmesi gerekmektedir.

Bu konular hakkında, bir kaç örnekle konuyu açmaya çalışacağım. Kıbrıs Sorunu, AB sürecinde sıklıkla karşımıza çıkan bir problem olarak gündelik hayatımıza girmiş durumda. Garantörlük Antlaşması, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı, Annan Planı ve daha pek çok konu son süreçte hayatımıza giren konular. Ancak bunların hiçbiri zamanında bize gerektiği şekilde ve yeteri kadar öğretilmediği için, toplumumuz beklenen tepkileri ver(e)meyerek, bu konuya ömrünü adayan kişi ve kurumları hayal kırıklığına uğrattı. Bu konudaki sorumlunun, hayatı boyunca Kıbrıs’ın stratejik önemi konusunda güvenebileceği kaynaklardan bir tek satır, bir tek cümle bile duyamamış olan, Kıbrıs’taki etkinliğimizi ve gücümüzü yitirdiğimiz taktirde, bir sonraki süreçte Ege Denizi’ndeki etkinlik ve gücümüzün de yitirileceği ve bunun Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal menfaatlerine en aykırı bir durum olduğu konusunda yeteri kadar uyarılmayan, bilgilendirilmeyen milletimiz olduğunu düşünmek sadece insafsızlık olacaktır.

Bir diğer örnek olarak son 30 yıldır, ASALA terör örgütünün Türk Diplomatlarına dönük saldırı eylemleri devletin müdahalesi ile durdurulduktan sonra, diaspora ermenilerinin taktik değiştirerek bütün dünyada Ermeni soykırımı yalanları ile dünya kamuoyunu yönlendirme çabalarını söyleyebiliriz. Diaspora Ermenilerinin bütün dünyada bu yönde yaptığı yoğun kampanyalara rağmen, sanki milletimizi ilgilendiren bir şey değilmiş gibi, anavatan dışında bizim hakkımızda olan ve yapılan şeyler bizi ilgilendirmiyormuş gibi düşünerek ve bu ulusal sorunu, sadece bu konu için kurulmuş, ne kadar fedakarca ve çalışkanlıkla mücadele ettiğine gerçekten inandığım ve bildiğim ekiplerle çözmeye çalışarak, 70 milyonluk Türk Milletinin kollektif enerjisini ve duygusal gücünü kullanmadan sadece resmi kanallarla çözmeye çalışmak yine aynı şekilde verimlilikten uzak olacaktır.

Bir başka örnek olarak da, internet ortamında yayılan, Bor, Toryum, Plutonyum gibi madenlerimiz ve Petrol gibi kaynaklarımız hakkında yayılan doğruluğu ve yanlışlığı hakkında artık herkesin kafasını had safhada karıştıran yönlendirilmiş bilgileri sayabiliriz. Bunların ne amaçla yapıldığını veya ne amaçla yetkili, bilgili kurumlar tarafından doğrulanıp, yanlışlanmadığını kestiremiyorum, ancak sıradan bir vatandaş olarak bu kadar önemli konuların dedikodu malzemesi yapılmasına, bu konular hakkında resmi görevi ve sorumluluğu olan kurumların seyirci kalmasını hazmedemiyorum.

Yakın dönemde bir başka örnek olarak da, Çanakkale Destanının sembolleşmiş 57. Alay’ının Sancağının Avustralya’daki Melbourne müzesinde bulunduğuna dair iddiaları vermek isterim. Gerçekle hiç ilgisi olmayan bu durum hakkında, (Genel Kurmay Başkanlığı bu konuda gerekli açıklamayı resmi bir başvuru sonrasında yaptı) yine hangi amaçla olduğunu bilemediğim bir yönlendirilmiş bilgi süreci yaşanıyor internet ortamında.

Blgi edinme hakkı yasası ile bir ölçüde bu durumun rahatlayacağını düşünüyorum. Umuyorum ki, alışılmış düzene göre önemli bir değişim getiren bu süreç en verimli şekilde kullanılabilecektir. Çünkü milletin desteği alınmadan hiçbir mücadele kazanılamaz, milletin kollektif enerjisi ortak menfaatlere yönlendirilmeden, küresel anlamda vermek zorunda kalacağımız hiçbir mücadeleyi kazanamayız.

Çünkü hiçbirimiz hepimiz kadar güçlü değiliz.

ALİ NASUH MAHRUKİ
www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Afetlere Hazır Olmak İstiyoruz Ama…

Türkiye, hazırlıksız yakalandığı 17 Ağustos 1999 Marmara Depreminden bu yana, çağdaş bir afet yönetim planına sahip olabilmek için pek çok girişimde bulundu. Hiçbir fedakarlıktan kaçınmadan, ilgili bürokrat ve akademisyenlerini, dünyanın bu konulardaki en ileri örneklerinin bulunduğu ülkelere yolladı. Buralardan en gelişmiş sistemleri kuran uzmanları ülkemize getirterek eğitim, önlemler, hazırlık, zarar azaltma, müdahale ve diğer ilgili konularda en üst düzey bilgiyi ülkemize aktarmaya çalıştı.

Sivil, asker, gönüllü, porfesyonel veya özel olarak kurulan arama kurtarma ekipleri sayısında yaşanan olağanüstü büyümeye ve bu amaçla büyük maliyetler üstlenilerek kurulan bütün malzeme depolarına rağmen kalıcı, kesin ve sürdürülebilir bir afet planlaması yapıldığını, tatmin edici verimlilikte bir sonuca ulaşıldığını söylemek zor olacaktır. Bunun en önemli sebebi de, toplumsal hayatı oluşturan konuların, her seviyede birbiri ile doğrudan ve dolaylı ilişki içinde bulunması ve bu karmaşık gibi görünen ama birbiri ile ilintisi kaçınılmaz olan süreçlerde, sadece tek boyutlu iyileştirmelerle bir yerlere varılamayacak olmasıdır. Tıpkı, Liebig’in yasasında ifade edildiği gibi.

Biyolojide, minimum yasası, veya sınırlayıcı etkenler ilkesi olarak geçen Liebig Kanunu’na göre; çevrede yeterli miktarda bulunmadığı zaman biyolojik gelişimi sınırlayan maddelere sınırlayıcı etken adı verilir. Buna göre bir bitkinin gelişmesi için gerekli kimyasal maddeler arasında hangisi bitki için gereken minimum miktara en yakın değerdeyse o maddenin büyümeyi sınırlayıcı etkisi görülecektir. Bir diğer deyişle, bir organizmanın sağlıklı yaşaması için gereken girdilerden en eksik olan, eksik olmayan diğerlerinin ne kadarlarının kullanılabileceğini belirler. Bu yasa, toplumsal hayatı da yaşayan, değişen ve gelişen bir organizma olarak değerlendiren sosyologların da ilgisini çekmiş ve toplumsal hayatla ilgili konularda da kullanılmış.

Kişisel kanaatim olarak bir ülkenin A’sı ne ise Z’si de odur, o olmak zorundadır. Trafik konularında, yolsuzluk konularında, eğitim sorunları konularında, sosyal güvenlik ve sağlık sistemleri konularında, hukukun hızı ve etkinliği konularında, kaçak yapılaşma veya kaçak elektrik kullanımı konularında dünya sıralamasında yerimiz hepimizin bildiği ve utandığı konumdayken, afet zararlarının azaltılması, afetlere hazırlık konularında, son 4 -5 yılda yapılan bütün iyi niyetli çabalara ve kaynak aktarımlarına rağmen, Japonya gibi Amerika gibi olmamızı beklemek hayalperestlikten başka bir şey olmayacaktır.

Çünkü bir organizmada bütün bileşenler birbiri ile doğrudan ve dolaylı etkileşim içindedir. Sadece biri üzerinde kurgulanan, diğerlerinin çok ötesinde bir ölçekte iyileştirme veya dönüştürme çabaları, diğerleri gözardı edildiği sürece başarılı olma şansına sahip değildir.

Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet gibi konuları veya medyanın televole ve magazin programlarını veya eğitim ve sağlık sorunlarımızı veya tinerciler ve sokak çocuklarını birbirinden bağımsız, birbiriyle ilgisiz konular olarak ele alıp, sadece kendi çerçevelerinde değerlendirirsek ve çözüm çalışmalarını da bu sınırlılıkla yapmaya kalkarsak büyük bir yanılgıya düşeriz. Bir sistem, belirli bir alanda yer alan ve birbiri ile doğrudan ve dolaylı ilişki içinde bulunan unsurlardan oluşur. Toplumsal hayatı ve toplumsal hayatın her alanını da benzer şekilde bir sistemin parçaları olarak ele almamız ve herhangi birinde çözüm veya iyileştirme çabalarını değerlendirirken de, diğerleri ile olan ilişkilerini ve etkileşimini de gözönünde bulundurmamız gerekir.

Bu anlamda bakıldığında, ülkemizin çok ciddi ve uzun süredir devam eden artık kronikleşmiş sorunları olduğunu ilk başta kabul etmemiz ve çözüm arayışlarımızda da kendimizi kandırmaktan dikkatli bir şekilde sakınmamız gerekmektedir. Bugün başbakanı, bakanları yüce divanda yargılanan, silahlı kuvvetlerinin en üst düzey paşaları yine yargı sürecinde olan, milli savunma bakanı hapiste olan, yolsuzluk ve rüşvette dünya sıralamasında başlarda yer alan bir toplumda, sorunlarımızı sadece göründüğü yerde ve göründüğü kadarmış diye algılayarak bir yere varamayacağımızı anlamamız gerekmektedir.

Hepimiz daha iyi yaşam koşulları istiyoruz, buna da elbette ki hakkımız var. Ancak sadece istemek ve sorunları tek boyutlu, sadece göründüğü yerde ele alıp çözmeye çalışmak bu isteğimize kısa dönemde ulaşmamıza ne yazık ki olanak vermeyecek. Türkiye’nin sorunları ne yazık ki kısa dönemde çözülemeyecek kadar ciddi ve köklüdür. Asla çözümsüz değildir, sadece çözecek niyete ve iradeye ihtiyaç duymaktadır.

Bu nedenle de sorunlarımıza bütüncül bakış açısı ile bakmalı, sistem içerisinde, sadece o anda patlak veren yeri geçici olarak yamamaya çalışmaktan vazgeçip, sistemin bütününü ele geçirmiş olan hastalıkla doğrudan mücadele etmemiz gerekmektedir. Aksi taktirde, depremde hasar gören bir binanın sadece sıvasının yenilenip, ana taşıyıcı yapısının aynı kırıklarla ancak bir dahaki depreme kadar dayanabileceği, son derece hassas ve kırılgan yapısı ile tesadüfen ayakta kalan bir yapıdan farkımız olmayacaktır.

Türkiye bundan daha iyisine layıktır, ülkemizi çağdaş medeniyetler içerisinde layık olduğu yere ulaştırmak konusunda, gerçekten kararlı isek, doğanın yasalarını ciddiye alarak hareket etmemiz gerekmektedir. Öncelikle gelişmemizi, düzelmemizi sınırlayan, her türlü engelle mücadele etmeliyiz.

Tıpkı Liebig’in bize öğrettiği gibi…

Hemşehrilik Kültürü Ama Nereye Kadar

Bizler her zaman aile değerlerimizle, birbirimize olan bağlılığımızla, geleneksel değerlerimizin gücüyle övünürüz. Bunda da sonuna kadar haklıyız, tarih boyunca karşılaştığımız bütün sınavları, zor zamanları bu özdeğerlerimiz ve birbirimize olan bağlılığımızla aştık. Ancak birbirimize olan bağlılığımızı ve dayanak noktası sadece ilkel kabilecilik olan korumacı yaklaşımlarımızı, hukukun, doğruluğun, adaletin ve eşitliğin üstüne çıkarırsak, ki Türkiye ne yazık ki uzun bir süredir bundan kaynaklanan ve gittikçe tehlikeli bir hal alan bölünmüşlük ve alt kimliklilik süreci yaşamaktadır, sonuçlar hepimiz için son derece tehlikeli yerlere varabilecek seviyelere taşınabilecektir.

Ateşlerden birlikte geçmiş olan, herşeyini kaybettiği halde kararlılığı, vatan ve insan sevgisi ile en zor zamanlarda bile yeniden doğmayı başarmış, birbirine bu kadar bağlı fedakar ve cefakar bir milletten, bugünkü her kurumda ve seviyede görünen kabilecilik kültürü ile iş yapma anlayışına nasıl gözgöre göre gelindiğini anlamakta zorlanıyorum.

Türkiye, vatandaşları arasında eşitliği, adalet ve hukukun üstünlüğünü ne yazık ki bir türlü tam anlamıyla sağlayamadığı için, bu milleti oluşturan birbirinden farklı sosyal, kültürel ve etnik kökene bağlı gruplar, son derece doğal ve anlaşılır olarak, diğerlerine karşı rekabet avantajlarını yitirmemek, daha doğrusu diğerlerinin de yaptığı bu ilkel kabileciliğe karşı kendilerini sağlama alabilmek için sosyal, kültürel, ekonomik veya etnik benzerleri ile altkimlik grupları oluşturmuş ve süreçleri bu pencereden değerlendirerek çözmeye çalışmışlardır. Ve başka çareleri olmadığı için de halen böyle yapmaya devam etmektedirler. Bu öyle bir kısır döngü haline dönüşmüştür ki, en eğitimli ve kültürlü olanlarımız bile bu hastalıktan kendilerini kurtaramamaktadırlar.

Ana birleştirici unsuru ırksal saflık olmayan, ancak aynı kültür kökeninden gelmek, aynı coğrafyayı paylaşmak, aynı dili kullanmak, aynı dini benimsemiş olmak, geçmişi ortak olmak, geleceği ortak olarak algılamak ortak noktalarında birleşen bir millet olma düşüncesi olan bir ulus devletin bekası ve güvenliği için en tehlikeli diyebileceğimiz bu güçlenen altkimliklilik sürecini, sadece kontrol altına almaya dönük kaba önlemlerle çözmeye kalkmak uzun vadede sadece imkansız değil, olası sonuçları itibariyle yıkıcı dahi olabilecektir.

Tarihi boyunca devletine, liderlerine bu kadar büyük bir saygı, sadakat ve bağlılıkla yaklaşan bir millete yapılacak en büyük kötülük, bu asil milletin bu fedakar tutumunu bir acizlik olarak değerlendirip fırsat olarak görenlerin insafına terketmek olacaktır. Atatürk’ü tam olarak anlayamayan, son 50 yıldır devleti yöneten, yönetmeye aday olan kişi ve kurumların çoğu bu şekilde kurgularla ve sadece şu veya bu alt kimlik grubunun menfaatlerini öne çıkaran kaba sayı hesaplarıyla, kendi menfaatleri için bu eşsiz coğrafyanın sahiplerinin birbirlerine düşmesine yol açacak her türlü kurguyla yönetsel süreçlere dahil olmuşlardır.

Bir toplumsal örgütlenmenin en büyük gücü olan liyakata göre yetkilendirme ve görevlendirme konularını öldüren bu hastalıklı anlayış, Türk Milletine en büyük zararı veren unsurların başında gelmektedir. Bugün, ülkemizde iş ve işbirliği yapma süreçlerinde öncelik çoğu zaman ilkel kabilecilik kültürü ile yapılmaktadır. Sadece siyaset sahnesinde değil, her alanda yaşadığımız bu alt kimliklilik sürecini daha iyi anlatabilmek için bir kaç örnek vermek istiyorum; Aynı üniversiteden olmak, aynı sivil toplum örgütü mensubu olmak, aynı liseden olmak, aynı futbol takımı taraftarı olmak, aynı tarikata mensup olmak, aynı türkücünün hayranı olmak, aynı araç grubunun şöförü olmak gibi artık her seviyeye yansıtılmış bu ilkel gruplaşmalar, ülkemiz insanını bin parçaya bölmüş, aramızdaki adalet duygusunu zedelemiş ve muazzam bir doğru akılgücü ve işgücü kaybı ile sorunlarımızı çözemez hale gelmemize sebebiyet vermiştir.

Atatürk 19 Ocak 1923 tarihinde, İzmit’te halkla yaptığı söyleşide şunları söyler;

“Milletimiz çok zamandan beri siyasi partiler ve onların ihtirasları ve çatışmaları yüzünden, çok büyük zararlara uğramıştır; kendi çıkarları unutturulmuştur; şunun bunun çıkarlarının hizmetine konmuştur. Ulusal çeşitli sınıflardan bir ya da üçünü alıp, diğerlerinin zararına olarak, yalnızca o sınıfın yararını sağlamakla uğraşan bir siyasi parti, bizim ulusumuz ve ülkemiz için zararlıdır. Bizim ihtiyacımız, tüm ülke insanının el ele vererek çalışması ve bu çalışmadan elde edilecek sonuçlardan ibarettir.”

Atatürk, 14 gün sonra 2 Şubat 1923 tarihinde bu kez İzmir’de halkla yaptığı konuşmada görüşlerini yineler; “Sosyal gruplara sağlanan yarar çoğu kez, toplumun tüm katmanlarını kapsayamaz. Bazı sınıfların yararları başka yönde, bazı sınıfların yararı ise başka yöndedir. Bu sınıfların yararlarını sağlamak için onlara dayanan, onları temsil eden partiler kurulabilir. Ancak kurulacak her partinin karşısında, kendi haklarını temsil eden bir başka zümrenin partisi bulunacaktır. Ben, ulusun içinden şu ya da bu sınıfı almak, diğer bir sınıfın aleyhine çalışmak fikrinde değilim. Çünkü böyle bir düşüncede bulunmaya bizim ülkemizde gereksinim yoktur. Zira, inceleyerek görüyoruz ki, çıkarları birbirine denk sınıflardan oluşan bir halktan başka bir muhatap bulamıyoruz.

1923’ten bu güne dek eğer bu sözlerden bir şey öğrenemediysek ve bu güzelim coğrafyada en az 1000 yıldır yaşayan Türk milletini, ilkel kabilecilik anlayışı ile gruplara bölerek, her grubun menfaati farklıymış gibi göstererek ve her grubu bir diğeriyle rakip haline getirerek yapılan siyaset anlayışının bugün bizi getirdiği tehlikeli sürecin sorumluları, umuyorum ki bu asil millete yaptıkları kötülüğün farkındadırlar.

Hayatımızın her alanına işleyen bu hastalıklı süreci bir an önce çözemezsek, gelecekte çok daha zor günler yaşayacağımızı düşündüğümü üzülerek söylemek isterim.

 

ALİ NASUH MAHRUKİ
www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Bayrak Bütün Devletler İçin Kutsaldır

Son günlerde tartışılan bayrak, bayrağımıza saldırı ve bayrağımıza saldıranlara saldırı konularında, bayrağımızı yerkürenin en yüksek dağlarına taşıyan ilk Türk olarak izninizle bir kaç söz de ben söylemek istiyorum.

Bayrak, taşıdığı soyut anlamlar itibarıyla bütün devletler için kutsaldır, bu yüzden kanunlarla da koruma altına alınmıştır. Her devlet kendi bayrağını; egemenlik haklarının ve ulusal birlik ve beraberliğinin sembolu olarak en üst düzeyde konumlandırmış ve vatandaşlarını da çocukluklarından itibaren bu yönde eğitmiştir. İnsanlar bayraklarına duyduğu saygıyı, daha doğrusu bayrakta sembolleşen vatan ve millet sevgisini, bayrak sevgisi üzerine yazılmış sayısız şiir, hikaye, efsane, destan, resim, heykel ve benzeri eserlerle dile getirir. Kırmızı kumaşı ve üzerindeki ay yıldız deseniyle bayrağını somut olarak evine, işyerine, aracına ve benzeri mekanlara asarak bu duygularını dışavurur.

Bu anlamda Türk Bayrağı; Türk Milletinin anadolu coğrafyasındaki kayıtsız, şartsız egemenliğinin, onurunun, barışının, huzurunun, geleceğinin ve güvenliğinin sembolüdür. Bayrağı üzerinde bir takım sembollerin olduğu bir bez parçası olarak değil de, temsil ettiği bu en üst düzey değerler ölçüsünde algılamak ve gereğini de bu ölçüde yapmak gerekir.

Son günlerde yaşadığımız üzücü gelişmelerden dolayı hepimiz, olayların kontrolden çıkıp önü alınamaz sonuçlara yol açabilecek bir süreci tetiklemesinden endişe ediyoruz. Doğal olarak en çok kullanılan sözler de sağduyulu olmak, halkı sağduyuya davet etmek, tahriklere kapılmamak ve dikkatli olmamızı öğütlemek yönünde oluyor. Bayrak sevgisini, akıl ve sağduyudan yoksun fetişizm ve fanatizm seviyelerine taşıyıp, daha ortadaki konunun ne olduğunu anlamadan, bir anda parlayarak, heyecanlanarak, kontroden çıkarak bu konular hakkında yetkili ve sorumlu kişi ve kurumlar varken onları aşıp, onların müdahalesine fırsat vermeden sadece yıkıcı, ezici kurgularla davranılmasını kabul etmemiz asla mümkün değildir. Sonuçta bir hukuk toplumunda, hukuk düzeninde, her konunun sahibi ve takip mekanizmaları mevcuttur. İdeal olan da herkesin kendi üzerine düşen görevi yapmasıdır.

Devlet örgütlenmesinde devlete verilen en önemli üstünlük, güç kullanma yetkisidir. Devlet, vatandaşlarından aldığı yetki ile, tarafsız ve hukuk kuralları içerisinde kalmak kaydıyla, suç işleyenleri ömür boyu hapse atmak veya öldürmek dahil her türlü yaptırımı yetkili unsurları eliyle kullanabilecek şekilde kurgulanmıştır. Sistemin bu çerçevede işlediği, adaletin kesin ve eksiksiz uygulandığı ve devletin tarafsızlığından herkes emin olduğu sürece, vatandaşlar arasında huzur, güven ve barış ilişkisi sağlıklı bir şekilde işleyişini sürdürür.

Ancak eğer devlet haklıyı koruma, haksızı cezalandırma konusunda zaafiyete düşer gecikmelere meydan verirse, bir yerden sonra vatandaşlar tamamen içgüdüsel olarak kendi adalet sistemlerini devreye sokmaya çalışabilirler. İşin içinde provokasyon olsun veya olmasın, insanlar eşlerinin namusuna, anne babalarının onuruna, çocuklarının güvenliğine, kendi gururlarına veya varlıklarından daha önde gördükleri değerlere, örneğin vatanlarına, bayraklarına, atalarına, Atatürk’e birileri tarafından saldırıldığını gördüklerinde, bu saldırıları önleyecek kanunlarla güç kullanma yetkisiyle donatılmış unsurlar ivedilikle devreye girmezse, doğal olarak verecekleri ilk tepki bunu önlemeye ve yapanları kendi imkanları dahilinde cezalandırmaya dönük olacaktır. Bu davranış biçimini en beklenmedik ve sıradışı davranışmış gibi şaşırarak ve kınayarak değerlendirmek de, en az bu davranış biçimini cesaretlendirmek ve güçlenmesini desteklemek kadar tehlikelidir.

Bu konuyu, bayrağa saldıranlara saldırılması olayının biraz daha dışına çıkarak, örneğin toplumda artık hepimizi had safhada rahatsız eden bir kapkaççıya, bir çocuğa tecavüz eden birisine veya bir hırsıza dönük toplu şiddet olaylarını da dahil ederek yorumlamanın daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Hiçkimse durduk yerde birisini linç etmeye kalkmaz, bunun için bir takım koşulların, daha doğrusu bir takım birikimlerin oluşması gerekir.

Yetkililerin, acaba biz ne yaptık ta Türk Milleti’nde bu tür bir birikim ve aşırı bir hassasiyet oluştu diye kendilerine sorması gerekir. Zaten oldukça tehlikeli bir hal alan sürecin buradan sonrasının kontrol altına alınmasındaki doğru hamle, milletin temel değerlerine olan hassasiyetini azaltmasını, taviz vermesini beklemek değil, temel değerlerimizin bütün milleti içine alan bir konu olduğunun vurgulanması ve yaşanması muhtemel benzeri olaylarda yetkili organların, işi vatandaşların duygusal ve tepkisel tavırlarına bırakmadan ivedilik ve kesinlikle çözmelerine dönük şekilde yönlendirilmeleri olacaktır.

1906 yılında, Japon – Rus savaşını sona erdirmeyi başardığı için Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen, aynı zamanda da ilk Nobel ödülü alan Amerikalı olan, Amerika eski devlet başkanı Theodore Roosevelt’in 1917’de dediği gibi, “Eğer doğruluk ve barış arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsam, doğruluğu seçerim.” Nobel barış ödüllü bir adamın; doğruluğu, barışın önünde görmesinden herkesin ders alacağını umuyorum.

Elbette ki aklı başında hiçkimse herşey yolunda giderken savaşı barışa tercih etmez. Ancak barış iki taraflı bir denklemdir, her iki tarafın da konuya aynı şekilde yaklaşması gerekir. Üzerine kurulu olduğu temel değerleri koruma konusunda yeteri ve gereği kadar kararlı olmayan toplumların, süreç içerisinde herşeylerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaklarını unutmamalıyız.

ALİ NASUH MAHRUKİ
www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Ermeni Soykırım İddialarını Neden Çözemiyoruz

Herşeyden önce kişisel ve ulusal onuruna en üst düzeyde bağlı bir Türk genci olarak, en az 30 yıldır bütün dünyada planlı ve örgütlü bir şekilde yayılan Ermeni Soykırımı yalanlarına karşı, zamanında görevini yapmayan veya eksik yapanlara karşı içimde gerçekten ciddi bir kızgınlık olduğunu ifade etmek isterim. Her zaman gurur duyduğum atalarımın, insanlık suçu olarak tanımlanan soykırım uygulayıcıları olduğu duygusu ile yaşamak zorunda kaldığım psikolojik baskı unsurundan dolayı beni en çok rahatsız eden, hatta utandıran konu, ellerindeki bütün bilgi birikimi, bütçe, imkan, görev ve sorumluluğa rağmen bu meseleyi bunca zamandır çözemeyen kendi ülkemin insanıdır.

Yıllardır yaşamaktan, görmekten had safhada nefret ettiğim; bizim görev süremizde ortaya çıkmasın da ne olursa olsun düşüncesi ile iş yapma anlayışını bir türlü hazmedemiyorum. Belirli bir göreve, belirli bir süre için seçilen ya da atanan kişilerin, kendilerinden önceki sorumluların sorumsuz tutumu nedeni ile, çözülmek bir yana, kayda değer bir iyileştirme bile yapılamayan pek çok konuda, sadece görev süresini en az krizle atlatmak şeklinde bir yaklaşımla sürdüren toplumumuzdaki hakim zihniyeti anlayamıyorum. Kriz artık kaçınılmaz olarak yaklaştığını gösterdiğinde veya ortaya çıktığında, o dönemde konudan sorumlu kişi ve kurumların ellerinden geleni milletimize yaraşır bir direngenlikle, büyük bir gayret ve fedakarlıkla yaptığını görmek beni tatmin etmiyor. Bu sistemsizlik içerisinde, krizi yaşamak ve yönetmek zorunda kalanların, örneğin bugün bu ermeni meselesi konusunda olduğu gibi, şimdiki yetkililerin kahramanca ve fedakarca mücadele ediyor olduğunu görmek bile ne yazık ki beni rahatlatmıyor. Çünkü küresel mücadelenin kurallarını çok iyi bilen rakiplerine karşı, 70 milyonluk Türk Milletinin kollektif enerjisini kullanamadan, sadece kendi enerjileri ile, neredeyse bütün dünyaya karşı hiç bir şekilde denk olmayan bir mücadele vermek zorunda kalıyorlar.

Bu ülkenin uzun zamanın birikimi ile oluşmuş, gerçekten çözümü çok zor olan ciddi sorunları var. Bunu herkes kabul ediyor, ancak hiçbiri çözümsüz değil. Sadece çözecek kararlılıkta ve uzun dönem hesap yapabilecek ve uzun dönemli karar ve eylemleri süreç içerisinde takip edebilecek bir sisteme ihtiyacımız var. Yıllardır kısa dönemli ve günü kurtarmaya dönük kararlar ve eylemlerle hiçbir yere varamadığımızı, daha da kötüsü, sorunlarımızın katlanarak büyüdüğünü ve gelecek kuşaklara bir saatli bomba olarak teslim edildiğini bir millet olarak ne zaman anlayacağız gerçekten merak ediyorum.

Marmara Depremi, insani ölçeğimizle bizim anlayamayacağımız bir mekanizma ile 17 Ağustos 1999 tarihinde yaşanmıştı. Doğal olarak depremin zamanını bilemiyor ancak o ölçekte bir depremin bir gün yaşanabileceği olasılığını biliyorduk. Buna rağmen gerekli hazırlıkları yapmadığımız, önlemleri almadığımız, vatandaşımızı bilgilendirmediğimiz için, tarihini bilemediğimiz ancak gelebileceği olasılığını en azından ilgilileri tarafından bildiğimiz bir doğa olayı, bir kitlesel afete dönüştü ve ülkemize çok büyük zarar verdi. O gün Başbakan, bakan, genel müdür koltuğunda oturanlar da, ellerindeki imkanlar çerçevesinde herşeylerini ortaya koyup mücadele ettiler. Ancak ne yazık ki, hepinizin bildiği gibi çok ağır can ve mal kayıplarını engelleyemediler. Çünkü bu kayıpları engellemek için daha önceden hazırlıklı olmak, önlemleri almış olmak gerekirdi.

Aynı mekanizma bugün Ermeni Soykırımı iddialarında da işliyor. Biz bu meseleyi Lozan’da çözmüştük; bunun böyle olmadığının sayısız kanıtı mevcut; asılsız soykırım iddialarının hiçbir dayanağı yoktur diyerek işin içinden çıktığımızı sanmak en basit ifadeyle başını kuma gömmekten başka bir şey değildir. Ermeni Soykırım iddiaları bugünün meselesi değildir, elbette ki AKP ve CHP’nin kişisel sorunu da değildir, sadece 90. yıl onlara denk geldiği için, süreci onlar yaşamaktadır.

Küresel dengeler farklı olsaydı, bu konu 80. veya 70. yılda da karşımıza çıkartılmış olabilirdi, veya bu dönemi sessiz geçirip 100. yılı da bekleyebilirdi. Burada anlaşılması gereken asıl konu, rakibin elinde istediği zaman kullanabileceği bu tür bir silah varken, gerekli önlemleri almayıp zamanı belirleme inisiyatifini ona bırakmış olmanın acizliğidir. Mustafa Kemal, 1919 yılında daha kurtuluş savaşı yıllarında, Cumhuriyet kurulmadan önce bile bu konu hakkında bizi uyarmıştır; “Ermeni Sorunu, Ermeni ulusunun gerçek çıkarlarından çok, dünya kapitalistlerinin (emperyalistlerinin) ekonomik ve politik çıkarlarına göre çözümlenmek istenmiştir.”

ALİ NASUH MAHRUKİ
www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Türkiye’nin Liderlik Sorunu 2

Türkiye’nin liderlik sorununu daha iyi anlayabilmek için, öncelikle 21. yüzyılın liderlik ihtiyaçlarını ele almamız gerektiğini düşünüyorum.

21. yüzyılın en önemli kuralları; geçmiş döneme ilave olarak, küreselleşmenin bugün eriştiği seviye ile ifade edebileceğimiz gerekçelerle, yani büyük dünyamızın artık küresel bir köy haline dönüşmesi sebebiyle, rekabet’in her alanda ve seviyede en üst düzeyde yaşanması; sürekli gelişen ve ilerleyen bir çağda olduğumuz için her konuda değişimin, değişen koşulların, değişen bilgilerin, değişen ihtiyaçların varlığı ve çağımızın öncekilere göre, ulaşım ve iletişim gibi her alanda başdöndürücü bir hıza kavuşması olarak kısaca özetleyebiliriz. Bir de artık hayatımızdaki her konuda herşeyin teknoloji ile içiçe olduğunu ve dijital ortamla ilişkisini vurgulamamız gerekir.

Bu koşullarda rekabet edebilmek ve değişim ve hızın geçerli kurallar olduğu, herşeyin doğrudan ya da dolaylı birbiriyle ilişkide olduğu süreçleri yönetebilmek için, her konuda ve seviyede, kendini geliştirebilen, öğrenen, ekibinin potansiyelini en verimli şekilde ortaya çıkarabilmek için yönlendiren ve koordine eden liderler yetiştirmek zorunluluğu ortaya çıkıyor. Bugünün liderlik ihtiyaçları için en önemli olarak üzerinde durmamız gereken konu; nasıl öğretmen, doktor, bilim adamı, sanatçı, sporcu, çiftçi, vs. yetiştiriyorsak; her konuda ve seviyede, liderlik vasıfları ile donatılmış bireyler de yetiştirmek zorunda olduğumuz gerçeğidir. Bununla beraber, her konuda ve seviyede yetiştirilen liderlerin; işini bir lider sorumluluğu ve insiyatifi ile yapan kişilerin, sistemin doğal akışı içerisinde yetkili ve sorumlu pozisyonlara gelmelerini sağlayacak bir yapı kurma zorunluluğu da en önemli ihtiyaçlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

Günümüzün özelliklerini, dolayısıyla ihtiyaçlarını bu şekilde tanımladıktan sonra, uzun bir süredir liderlik sorunu yaşamamıza sebebiyet veren asıl unsurlara vurgu yapmak istiyorum.

Hangi seviyede olursa olsun, gerçek liderlik vasıflarına sahip herkesi yıldırmak, sindirmek için oluşturulmuş inanılmaz bir sistem kurulmuş Türkiye’de. Bu sistemin unsurları, birbirlerinden bağımsız olarak çalışmasına ve birbirlerini tanımamalarına, hatta çoğu zaman birbirlerine karşıt konumlarda olmalarına rağmen; gerektiğinde, yani gerçek lider vasıflı birisi ortaya çıktığında, anlaşılmaz bir ilişkiyle içgüdüsel olarak bir araya geliyorlar. Birbirini bilmeyen, tanımayan, hatta rakip olan ama içsel olarak aynı bakış açısı ve yaklaşımla iş yapma anlayışında olan bu yıkıcı sistemin aktörleri, lider vasıflarına sahip herkesi, farkedilir edilmez derhal ablukaya alıyor ve ellerindeki bütün imkanları kullanarak onu devre dışı bırakmaya çalışıyorlar. Bu yöntem bazı durumlarda o kadar ileri seviyelere götürülüyor ki, potansiyel etki değeri belirli bir seviyenin üzerinde olan fikir veya eylem liderlerini, eğer başka türlü yıldıramıyorlarsa, öldürmek dahil her türlü karşı hamleyi yapabilecek değişim karşıtları bile çıkabiliyor aralarından. Yakın tarihimize bu gözle bakanlar bu acı kayıpları hemen farkedecektir.

Lider vasıflı insanlarımıza yapılan bu çok taraflı saldırının asıl amacının, onların tetikleyebileceği, onların üzerinden başlatılabilecek olan, bu ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu köklü bir zihin haritası değişimi olduğunu yıllar sonra farkedebildiğimi belirtmek isterim.

Bu dediğimi; medyada, en vasıfsızlar arasından seçilerek neredeyse haftalık olarak yaratılan ve işi bitince hemen tüketilen ve çöpe atılıp yerine yeni ve daha iyi boyalısının çıkartıldığı, içi boş, sahte kahramanlar yaratma olgusu ile birlikte değerlendirin. Türk Milleti’ni televole, popstar, gelin kaynana yarışmaları ile ilgilenen; sosyetik yaşam biçimine hayran; şarkıcı ve türkücüden başka kimseyle kişisel bir özdeşlik kuramayan ve rol model olarak algılayamayan; futbolu bir sporcu olarak değil ama sadece bir izleyici – taraftar olarak hayatının merkezine koyan; varlığına bir anlam katabilmek için yapay bir altkimlik grubuna ihtiyaç duyan, kendi başına pasif, ürkek ve çekingen ama altkimlik grubu içinde olunca rahatlıkla şiddete başvurabilen ve kırıp dökebilen; yönetmesi ve kışkırtması kolay ve en önemlisi korkutması kolay bir toplum olarak tutmak için; bunların hepsini reddeden ve kendi başına bir anlam ifade edebilen ne varsa önünü almak zorunda olan bu statükocular ve değişim düşmanları, ne yazık ki sadece kırdıkları, durdurdukları lider vasıflı insanlarımıza değil, şiddetle ihtiyaç duyduğumuz zihin haritası değişimini geciktirdikleri için bütün Türk Milleti’ne büyük zararlar veriyorlar.

Türkiye’nin köşe başlarını tutmuş statükocuları ve değişim düşmanları olan bugünün hakim unsurları lider istemiyor. Lider vasıflı insanların yaratabileceği hızlı değişim ve dönüşüme ayak uyduramayacaklarını ve bu değişimin bütün dengeleri bozacağını ve kendi menfaatlerine büyük zarar vereceğini çok iyi bildiklerinden, bu tür bir değişimi geciktirmek için ellerinden gelen herşeyi yapmaktan da çekinmiyorlar. Burada bana açıklaması en zor gelen konunun; aslında birbirleri ile anlaşamayan ve birbirlerini rakip olarak görenlerin bile, potansiyel bir lider ortaya çıkınca aralarındaki husumeti o lider ortadan kaldırılana kadar bir tarafa bırakıp, mekanizmasını hala anlayamadığım bir sistemle iş ve güç birliğine gitmeleri ve ortak tehdit olarak algıladıkları lider vasıflı bireyleri pasifize etmeleri konusu olduğunu vurgulamak isterim.

Bu konudaki en büyük kızgınlığımın, bu ülkenin geleceği için tek şansı olabilecek bu lider vasıflı bireylerin, güçlenmelerine fırsat verilmeden teker teker ezilip yokedilmesine hiç ses çıkarmayan ve uzaktan izlemeyi sürdüren bu devleti korumak ve kollamakla yükümlü olan yapılara karşı olduğunu ifade etmek isterim.

Lider; içsel özellikleri gereği kendi varlığını, şu veya bu sebeple kendisini hizmet etmekle yükümlü saydığı vatan, millet, devlet, vs. gibi bir üst varlığa adamış bir kişidir. Mutluluğu hizmet ettiği üst varlığın mutluluğu; başarısı, yine bu üst varlığın başarısıdır. Bu anlamda bence; “Gerçek lider; temsil ettiği değerlerin bedenlenmiş halidir.” Kendinden o kadar geçmiştir ki, hizmet etmeyi kafasına koyduğu varlık için en inanılmayacak fedakarlıkları bile yapmakta tereddüt etmez. Bu düşünce biçimini anlamaya çalışmaya gerek yok. Bu düşünce biçimi ya vardır, ya yoktur. Toplumların yapması gereken bu tür kendini adamış bireylerinin enerjisini, o bireylerin de kendi arzusuna uygun olarak toplum yararına yönlendirmek ve kullanmak olmalıdır. İşte Türkiye’nin kendini geliştiremeyen, değişime ayak uydurmaktansa onu geciktirmeye çalışan hakim unsurlarının, Atatürk sonrasındaki süreçte en korktuğu insan tipleri, bu lider vasıflı gençlerdir. Ellerindeki bütün gücü ve olanakları, bu vatanın tek şansı olan bu vasıflara sahip gençlerini budamak için kullanan bu yapının artık durdurulması zorunluluğu kaçınılmaz olarak kendisini göstermektedir.

21. yüzyıl, tarihin bugüne dek kaydettiği diğer bütün zamanlardan daha karmaşık ve zor yönetilebilir bir süreç olarak yaşanacaktır. Bu yüzyılda rüzgarda savrulan yapraklar gibi oradan oraya uçuşmamak için, daha açık bir ifadeyle güvenliğimizi ve bekamızı yitirmemek için bir tek şansımız var. Türk Milleti’nin kendi içinden çıkaracağı, Atalarının özdeğerleriyle iş yapan, vatanına – milletine hizmet etme aşkıyla kendi varlığını hiçe sayan, koşulsuz – karşılıksız fedakar, vatanı ve milletinin bölünmez bütünlüğü dışında hiçbir yere taraf olmayan, bütüncül bakış açısı, sosyal sorumluluk duygusu ile ve birleştirici, yapıcı tavırları ile iş yapma kararlılığında olan gençlerimizin artık önünü açmak zorundayız.

Sadece bu kadarı bile bütün problemleri sistemin doğal akışı içerisinde çözmeye yetecektir.

ALİ NASUH MAHRUKİ
www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Türkiye’nin Liderlik Sorunu 1

Uzunca bir süredir Türkiye’de liderlik sorunu olduğu, Türkiye’nin gerçek bir lidere ihtiyaç duyduğu ve sorunlarını da ancak bu şekilde çözebileceği konusunda söylemler duyuyoruz. Büyük önder Atatürk’e duyulan içten ve iyi niyetli özlemden kaynaklanan bu yaklaşımı anlamakla birlikte, bir daha Atatürk gibi bir liderin bu coğrafyaya nasip olmayacağını düşünen biri olarak, ülkemiz için farklı bir yol seçilmesi gerektiğini değerlendiriyorum.

Mustafa Kemal; çevresindeki herkesten daha fazlasını bilen, daha fazlasını öngörebilen ve mücadelesi ile ilgili bütün kurgularını kendisi yapabilen bir liderdi. Bu anlamda yaşadığı zaman diliminin, başkaları için en olağanüstü ve çözümü imkansız gibi gelen sorunlarına rağmen, eşsiz dehası, zihinsel gücü, öngörü yeteneği, analitik ve kavramsal düşünme becerisi ve kararlılığı ile, en yakınlarının ve ona en güvenenlerin bile neredeyse imkansız diye düşündüğü pek çok şeyi, çok kısa olarak nitelendirilebilecek bir süre içerisinde başardı.

Osmanlı ve Türk devlet geleneklerindeki Ulu Hakan vizyonunu bile aşan Atatürk’ün liderlik modeli, o günün koşulları içerisinde olabilecek en doğru, hatta tek seçenek olarak ortaya çıkmıştı. Hepimizin takdir ettiği eşsiz sağduyusu ve kollektif bilinci ile bu tek seçeneğin farkına varan eğitimsiz, yoksul ve acılar içinde olan Türk Milleti, bütün varlığı ile her türlü fedakarlığı göze alacak şekilde Mustafa Kemal’in emrine girmekte ve kendi geleceğini bu “Tek Adam”ın öngörüsüne ve insiyatifine bırakmakta tereddüt etmedi. Türk Milleti bir kez daha, en zor zamanda bile sağduyusunu göstermişti.

Türk Milleti’nin kendisini, atalarının Ulu Hakan’larına eşdeğerde gördüğünün farkında olan Atatürk, kendisinden sonra bu ayarda birisinin daha yetişmeyeceğini, daha doğrusu 20. yüzyılın karmaşık dengelerine ve ihtiyaçlarına bu liderlik modeli ile cevap verilemeyeceğini çok iyi bildiği için, padişahın kulu olma kültüründen gelen ve bu kültürü devam ettirmekte hiçbir sorun yaşamayacağı açık olan Türk Milleti’ne hayal bile edemeyeceği çağdaş bir devlet modeli armağan etmişti. Herkesi şaşırtan bir kararla, kendi sultanlığını ilan etmemiş ve devlet düzenini halkın kendi kendisini idaresi olan Cumhuriyete dönüştürmüştü. Bütün bunları yaparken tek güvencesi geleceği emanet ettiği Türk Gençliğiydi. Türk gencinin geleceğe sahip çıkması gerektiğini sayısız kereler dile getirmişti. Türk gencini; devrimleri korumak, Cumhuriyeti yaşatmak ve yükseltmekle görevlendirmişti. Bu anlamda Nutuk’un sonunda yer verdiği, Gençliğe Hitabe’si ciddiyetle anlaşılmalı, bu konuyu her fırsatta ve büyük bir inançla dile getirmesi basit bir coşku ve heyecandan değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği için tek seçeneği olduğunu öngörmesinden dolayıdır.

Atatürk, kendisini milletinin üstünde değil tam tersine milletin kolektif bilincinin ürünü olarak görür. Kendi varlığını; Türk Milleti’nin kendi içinden, koşulların ve zamanın zorlamasıyla ortaya çıkardığı bir kurtuluş kararlılığı olarak tanımlar. Bu duruşu acaba kaçımız doğru olarak analiz edebiliyoruz çok merak ediyorum. Çağımızın en büyük lideri olduğu pek çok yabancı kaynak tarafından doğrulanan Atatürk, başarılarını kendisine mal etmemiş, apaçık belirli olan doğal üstünlüğüne dayandırmamış, her başarısının; eşsiz fedakarlığı ve kahramanlığı ile yiğit Türk Askeri’nin ve onurlu Türk Milleti’nin eseri olduğunu vurgulamıştır. Çünkü Atatürk, Türk Milleti’nin gelecekteki olası sorunları için, çözümü yine bir kurtarıcıda aramasını doğru bulmuyordu. Milletini padişahın kulu olma seviyesinden, kendi içinden yetiştireceği her seviyedeki ve konudaki liderlerle birlikte çözüm üreten bağımsız bir halk konumuna taşımak istiyordu.

Bunu sağlayabilmek için eğitimin, çağdaş medeniyetler seviyesinde bir anlayışın ve dünya görüşünün olmazsa olmaz kurallar olduğunu çok iyi biliyor ve bu nedenle genç Cumhuriyet’te en büyük önemi yeni neslin en iyi şekilde yetiştirilmesine veriyordu. Çağdaş bilgi ve atalarının başardıklarına inançla birlikte Türk Genci’nin her türlü engeli ve zorluğu aşabileceğini biliyor ve; “Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça, daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” diyordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ile ilgili bütün kurgusunu bu yönde yapmıştı.

Genç Cumhuriyetin, Türk Milleti’nin kendi içinden her seviyede ve konuda yetiştireceği; vatan ve millet sevgisi en üst düzeyde gelişmiş, konusuna hakim, kararlı, riske girebilen, insiyatif kullanabilen gençler eliyle – liderliğiyle, çağdaş medeniyetler içerisinde layık olduğu yere ulaştırılacağına inanıyordu. Atatürk; yaşadığı dönemde bu kurgunun bütün altyapısını oluşturmuş, eserinin geleceğini güvence altına almak için gerekli bütün önlemleri de o dönemin imkanları ölçüsünde almıştı. Ülkenin zeki ve gelecek vadeden gençleri yurtdışına yollanmış ve dönemin en iyi okullarında eğitilmişti. Ülkenin farklı alanlardaki sorunlarına çözüm üretmek için gerekli öncü kurumlar oluşturulmuş ve her birinin liderliğini üstlenebilecek kadroların yetiştirilmesine büyük önem verilmişti. İşte bu gençler, Cumnuriyete en iyi şekilde sahip çıkmış ve kendi dönemlerinin bütün zorlukları ve olanaksızlıklarına rağmen ATA’larına verdikleri sözü eksiksiz yerine getirmişti.

Ancak daha sonra Türkiye ciddi bir vizyon değişimi yaşadı. Bugün yaşadığımız sorunların tohumları da işte bu dönemde atılmıştı. Ülkemiz; her konuda ve her seviyede lider yetiştiren, kendi geleceğini yaratma konusunda kararlı, birbirine büyük bir sadakatle bağlı bir toplumdan, dışarıdan getirilecek uzmanlara bel bağlayan, çözümü kendi içinden değil de dışarıdan arayan, kendi özkaynaklarına dayanmaktansa dışarıdan borç alarak çözüm üretmeye çalışan ve altkimlik gruplarına bölünmüş bir topluma dönüştürüldü. Bu utanç verici dönüşümün ve vizyon değişiminin, dönemin siyasi aktörlerinin şahsına ve yandaşlarına sağladığı menfaati ve ülkemize verdiği zararı tarih en küçük detayına kadar kaydetmiş durumdadır. Bu kritik dönüşümün Atatürk’ün aramızdan ayrılmasının hemen ardından yaşanması düşündürücüdür.

Tek Adam liderliğinden, kısa sürede her seviyede liderlik modeline büyük bir hızla geçmeyi başaran kendine güvenen ve kararlı Türk Milleti; ne yazık ki Atatürk’ün ardından, dışarıdan (batıdan) getirilen uzmanlara (liderlere) ihtiyaç duyan, dışarıya bağlı liderlik modeli ile sorunlarına çözüm arayan, millet olma sinerjisini kaybetmiş, ulusal kararlılığını yitirmiş, uzun dönemli hesap yapamayan, riske giremeyen, kendine güvensiz bir topluma dönüştürüldü.

ALİ NASUH MAHRUKİ
www.nasuhmahruki.com
nasuh@nasuhmahruki.com

Risk Yönetimini Bilmeyen Hiçbir Şeyi Yönetemez

21. yüzyılın ihtiyaçlarını tanımlarken, rekabeti, değişimi ve hızı, bir de sürekli gelişen teknolojiyi ve dijital devrimi her zaman vurgulamamız gerekiyor. Süregiden bu yapıda, devlerin arasında ezilmeden ayakta kalabilmek ve kendi menfaatlerimizi korumak ve kollamak için, gerçekte yönetilebilir bir süreç olan “risk ile yaşam” konusunu mutlaka çözümlemiş olmamız gerekiyor.

Ne yazık ki toplum olarak bu konuda büyük bir zaafiyet içinde olduğumuzu üzülerek belirtmek isterim. “Oğlum koşma terlersin” diyerek yetiştirilen ve 30’lu yaşlarında bile abartılı bir aile koruması altında yaşayan bireylerin; gerektiğinde insiyatif kullanma, kritik süreçlerde karar verme, risk yönetimi gibi öncü ve atak bir ruh hali gerektiren konularda başarılı olmaları da ne yazık ki günümüz koşullarında sağlanamıyor. Aile kültürümüzün batılı toplumlarda bulunmayan bir üstünlüğü olarak değerlendirdiğim bu korumacı yaklaşımın da seviyesini ne yazık ki dengede tutamadığımız için, başlangıçta üstünlük olan bu vasıf, korumacı zihniyetimizin hukuk dışı konuları da kapsayacak şekilde yaygınlaşması ile süreç içerisinde ciddi bir zaafiyete dönüşmüş, toplumumuzu da zayıf düşürmüştür.

Her başı sıkıştığında eş, dost, tanıdık, abi, amca, dayı araya sokarak, kendini kurtarmayı beceren ve bu eş, dost, tanıdık, abi, amca, dayı konumundaki diğerlerinin de kendisine başvuran, yardımını isteyen kişiye tamamen iyi niyetle ve sorumluluk duygusu ile yardımcı olmaya çalıştığı bir yapı oluşmuş ülkemizde. Aslında tartışmasız büyük bir üstünlük olan bu güçlü aile, dostluk bağları, bir yerden sonra hukuka karşı da kullanılır olduğu için, bizim çözülmeye başladığımız noktayı da oluşturmuş.

Geçtiğimiz yıllarda, bir bakanımızın zil zurna sarhoş oğlunun, kendisini durduran trafik polisine ehliyetini ve ruhsatını verip cezasına razı olmak yerine, sabaha karşı babasını cep telefonu ile arayıp, trafik polisini bakan babasıyla konuşturan 40 küsur yaşındaki adamı hatırlayın. Haklı da olsak, haksız da olsak, hayatımız boyunca korunmaya o kadar alışmışız ki, gerçek hayatta gerçek bir sorunla karşılaştığımızda yaptığımız ilk şey, sorumluklarının bilincinde genç erkekler ve kadınlar olarak sorunlarımızla yüzleşmek yerine, bizi yine koruyacak bir kucak aramak oluyor.

Yetiştirilme tarzımızdan kaynaklanan bu durumu çözmek için mutlaka önlem alınması gerektiğini düşünüyorum. Çocukluğunda üzerine giyeceği kazağın rengi, yiyeceği yemek, arkadaşlarıyla bir yerlere gitmek konularında bile karar vermesine izin verilmeyen bireyler, ileri yaşlarda, yetkili – sorumlu konumlara geldiklerinde de insiyatif kullanma, riske girme konularında çekingen ve sorumluluktan korkan tavırlarla görevlerini sürdürüyorlar.

Riske girmeyi zar atmak olarak gören ve hep uzak duran, riski yönetmeyi bilmeyen ve çocukluğundan beri alıştığı, korunduğu güvenlik alanının dışında kendisini zayıf, güçsüz, korunmasız hisseden bireylerin yöneticilik süreçlerinde de ne yazık ki çok büyük verimsizliklerle karşılaşıyoruz. Bilinmezlikten ve belirsizlikten korkan, bunlara karşı alınabilecek önlemleri alıp, yapılması gerekene odaklanmaktansa, belirsiz, bilinmez ortamlardan uzak durarak hareket ve rekabet avantajını yitiren ve içinde bulunduğu yetkili, sorumlu konumun gerektirdiği kritik karar verme süreçlerinde hep geriden gelen yöneticiler yüzünden ileri adımlar atmakta, önalıcı hamleler yapmakta zorlanıyoruz.

Öykündüğümüz batılı ülkeler, kendi çocuklarına daha 18 – 19 yaşlarında liseyi bitirdikten sonra, üniversite öncesinde aylar bazen de 1 yıllık sürelerle dünyanın değişik bir coğrafyasında yaşamı, farklı kültürleri, farklı bakış açılarını deneyimlemelerini ve ailelerinin güvenlik alanı dışında dünyanın bir ucunda, çocuklarının kendi sorumluluklarını ve güvenliklerini kendi kararlarıyla yönetebilecekleri süreçler sağlıyorlar.

Gelecekte İngiltere’nin kralı olacak medyatik genç prens Williams bile, 2000 yılı sonlarında, St. Andrews Üniversitesine başlamadan önce henüz 19 yaşındayken, kraliyet ailesinin bütün güvenlik alanının dışında, uluslararası bir yardım kuruluşu olan Raleigh International’ın, Şili’nin Tortel köyünde düzenlediği kampa katıldı. Bu küçük dağ köyündeki çocuklara ingilizce öğretmek, odun kesmek, evlerin tamiratında marangozluk ve boya işleri yapmak gibi konularda köy halkına yardımcı olurken, doğa koruma, yardımseverlik, farklı kültürleri tanımak ve onlara destek vermek, sosyal sorumluluk konularında dersler çıkararak, kendi ayakları üzerinde durmayı öğreneceği ve çağdaş bir dünya görüşü şekillendireceği 2.5 aylık bir süreç yaşadı.

Batılı devletler kendi çocuklarını, ileride üstlenecekleri sorumluluklara hazır olmaları için daha çocukluklarından itibaren kendi kimliklerini ortaya koyabilecek şekilde, onlara küçük sorumluluklar vererek birer birey olarak yetiştiriyorlar, çünkü geleceklerinin bugün daha çocuk yaşta olan, rekabet etmesini bilen, insiyatif kullanabilen, riski yönetebilen evlatları eliyle şekillendirileceğini çok iyi biliyorlar. Kendi adıma henüz dağcılığa başlamadan önce 19 – 20 yaşındayken, Norveç’te zihinsel engellilerin bakıldığı bir çalışma kampına katıldığım günleri eşsiz bir fırsat ve rekabet avantajı olarak değerlendiriyorum. İyi ki o günlerde Gençtur’la bu etkinliğe katılmışım; dünya görüşüm, vizyonum, ufkum herşeyim değişmiş, gelişmişti.

Gelecek kendi kendine gelen bir şeydir, ama nasıl geleceği bize bağlıdır. Geleceğimizi kendi beklentilerimiz ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda şekillendiremiyor, çevremizdeki koşulların ve aynı ortamda rekabet içinde olduğumuz diğer unsurların bizim geleceğimizi kurgulamasına seyirci kalıyoruz. Bu dünyada hiçbir devlet, hiçbir kurum, hiçbir kişi sınırsız kaynaklara sahip değildir; dolayısıyla her yapı, eldeki seçeneklerden kendisi için en uygun olanını seçip ona odaklanmak ve onunla ilgili gerekli riskleri göze almak zorundadır. Lider vasıflı bireyler yetiştirmek konusunu bu anlamda çok önemli buluyorum.

Bugün için herhangi bir konuda harekete geçmek için sürekli bir tarih, bir karar, bir olay bekleyen; kendi geleceği için, dışarıdaki unsurların alacağı konuma göre karar verme kurgusuyla hareket eden ve harekete geçmeyi de bu anlamda sürekli ileri bir tarihe atan, çünkü harekete geçmekten ve bu hareketin sorumluluğunu üstlenmekten yetiştirilme tarzı nedeniyle korkan yetkili – sorumlu konumdaki kişilerin de bir an önce bu edilgen, verimsiz, hatta tehlikeli duruştan kendilerini kurtarması; daha doğrusu bunları yapabilecek iyi yetiştirilmiş bireylerle yer değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. 21. yüzyıl bu tür zaafiyetleri çok pahalıya ödetecek bir yüzyıl olacaktır.

İçinde bir araç olan bütün insan faaliyetleri ve karmaşık süreçler belirli oranda risk içerir, dolayısıyla risk hayatımızda zannettiğimizden daha fazla yer alır. Sonuçta risk yönetilebilir, yönetilmesi gereken bir süreçtir. Karar mekanizmalarında risk almak; “bilgi yönetimi” temeline dayalı hesaplardan güç alıyorsa, o artık risk olmaktan çıkar ve stratejik bir alternatif haline dönüşür. Geleceğimiz için bunu anlayan ve uygulayabilen bireyler yetiştirmek zorundayız.

ALİ NASUH MAHRUKİ

www.nasuhmahruki.com