19 Mayıs’ta Türk Gençliğinden Ne Anlıyoruz?

Nutuk; “1919 yılı Mayısının 19. günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş” girişiyle başlar. İstiklal Savaşı destanımızın başlangıcını ifade eden ve büyük önder Atatürk’ün Türk Gençliğine armağan ettiği bu çok önemli tarihi her yıl büyük bir coşkuyla kutluyor; ATA’mıza ve onun değerlerine koşulsuz bağlılığımızı dile getiriyor, gösteriyoruz.

Mustafa Kemal’in, işgal altındaki İstanbul’dan Bandırma vapuru ile ayrılışı büyük destanımızın ilk adımını oluşturur. Kızkulesi açıklarında düşman zırhlılarının arasından geçerken şunları söyler; “Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah gücüne dayanırlar. Bildikleri tek şey yalnız maddedir. Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin gücünü anlamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah, ne cephane götürüyoruz; biz ideali ve imanı götürüyoruz.”

Mustafa Kemal Anadolu’ya Türk Milleti’nin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi; fikir ve inancı götürmüştü ve Türk Milleti’nin eşsiz cesareti ve fedakarlığıyla bir destan yaratmış ve ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız, yeni bir Türk devleti kurmayı başarmıştı. Belki de 19 Mayıs tarihini; Anadolu’ya fikir ve inancın eriştirildiği tarihi, Türk Gençlerinin de fikir ve inançla vatanlarına, milletlerine sahip çıkmaları gerektiği düşüncesiyle, onlara armağan etmişti.

Bugün genç dediğimizde anladığımız ifade; yaş aralıkları farklı kurgulanabilmekle birlikte kabaca, + – 20 ile + – 40 yaş arasındaki nüfusumuzu vurguluyor. İçinde bulunduğumuz sürecin; bu yaş grubunu da kapsayan çalışabilen nüfusumuzun, toplam nüfusa oranının en üst seviyede olduğu ve bunun da ülkemiz için bir fırsat penceresi olduğundan daha önce bahsetmiştim. Genç ve çalışabilir nüfusumuzun ülkemize en üst düzeyde hizmet edebilmesini sağlayabilmenin yolunun da, çağdaş eğitim sistemleriyle, yalnızca ulusal değil küresel anlamda da rekabet avantajına sahip olacak şekilde özenle yetiştirilmeleri olduğunu, bunun aksinin ise ciddi bir tehdit olabileceğini yine daha önce vurgulamıştım.

Bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk, ihtiyarlık dönemleri bireysel hayatımızda kalıcı kavramlar değildir. Hepimizin bildiği ve yaşadığı gibi; bunlar doğanın zorunluluğu gereği herbirimizin peşisıra geçirdiği süreçlerdir. Dışarıdan bir gözle bakıldığında rahatlıkla anlaşılacağı gibi, sosyal hayatımızın herhangi bir zaman diliminde bunların herbiri aynı anda varolur. Yani toplumlarda aynı anda bebekler, çocuklar, gençler ve diğerleri varolurlar. Bizler de bunları genel kavramlar olarak algılar ve kullanırız. Oysa bu kaçınılmaz geçiş süreçleri bireysel bakıldığında her dönemde farklılıkları ifade eder. Bugün bebek olan yarın çocuk, öbürgün genç olacaktır; bugün genç olanlar yarın olgun, öbürgün ihtiyar olacaktır. Bizler ne yazık ki bugüne gereğinden fazla bağlandığımız için; geçmişi geride kalmış eski bir anı, geleceği ise kendi kendine gelmekte olan bir süreç olarak değerlendirme yanılgısından kendimizi bir türlü kurtaramıyoruz. Oysa bunların hepsi bir bütünün (hayatımızın) bizim yaradılışımız itibariyle algılama eksikliğimizden kaynaklanan tam olarak birleştiremediğimiz parçalarını oluştururlar. Biz dünün koşullarının zorunluluğu gereği bugünü bu şekilde yaşıyoruz ve aynı şekilde bugünkü yaşamımızın yaratacağı etkileşimler gereği de yarınımızı, yine bugüne ve düne bağlı olan zorunluluklar nedeniyle belirli bir plan dahilinde yaşayacağız.

Aslında bu kadar basit bir kuralı olan yaşamımızı; sürekli belirsizlikler, endişeler ve korkular içinde sürdürmenin ne kadar boşa harcanan bir enerji olduğunu bilemiyorum size hissettirebiliyormuyum. Bireysel olarak geçerli olan bu basit etki – tepki kuralı elbette ki toplumsal olarak da geçerlidir. Toplumlar da geleceklerinde, kendi karar ve eylemlerinin sonuçlarını yaşamak zorundadırlar. Tıpkı, güçlü liderleri ve fedakar milleti eliyle, tarihin kaydettiği en güçlü imparatorluklardan birini kuran Türklerin, sorumsuz, bilgisiz, cahil, bağnaz, gelişmelere kapalı, hatta kendi vatanına karşı ihanet içinde olan yöneticileri yüzünden, Anadolu coğrafyası hariç ellerindeki herşeyi 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yıllarında yitirmeleri gibi.

Atatürk; geleceğimizi gençlere emanet ederken, gençlerimize en iyi imkanların verilmesi gerektiğini her fırsatta vurgulamış, onların diğer ülke gençleri arasında yükselmelerini sağlayacak bilgi, kültür ve görgü ile yetişmeleri için her türlü ön hazırlığı, o günün koşullarının bütün elverişsizliğine rağmen muazzam bir başarı ile kurgulamayı başarmıştı. Bunun için gerekli kurumları kurdurmuş, kısıtlı kaynakları en doğru şekilde kullandırmış ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini kendi düşüncesine uygun olarak yaratmıştı.

Dolayısıyla eğer ATA’mızın en büyük emanetinin; vatanımızın, Türk Gençleri’ne bırakılmış olmasından söz ediyorsak, o zaman Türk Gençliği’ni bu ağır görevi üstlenebilecek donanımlarla yetiştirmek zorundayız. Türk Genci’ni doğduğu günden itibaren, hatta bana sorarsanız annesi ve babası onu var etmeye karar verdiği günden itibaren; ona sahip çıkıp, devletin bekası ve güvenliği ile milletin refahının yegane şansı olduğunun bilincinde, çağdaş ölçülerde yetişmesini sağlamak zorundayız. Bunun yolu da, Türk Gençliği diye tanımlanan nüfusumuzun, sadece dönemsel farklarla gerçekte hepimizi içeren, yani bütün Türk Milleti’ni içeren bir unsur olduğunu anlamak ve gereğini de ona göre yapmaktan geçmektedir.

Gençliğinde çalışan, üreten emeğiyle toplumuna katma değer yaratan, savunulması gerektiğinde canını korkusuzca ortaya koyan gençlerin, olgunluk çağlarında düşünsel yetkinlikleriyle, entelektüel birikimleriyle, üstlendikleri görev ve sorumluluklarıyla ülkelerine ve milletlerine hizmet ettiklerini, ihtiyarlıklarında da, gençlerde olmayan bilgi birikimi ve deneyimleriyle yol göstericiler olarak bu hizmeti sürdürdüklerini unutmamalıyız.

Bebekliği ve çocukluğu sağlıksız yaşam koşullarında geçen; eğitim, kültür gibi konularda büyük eksiklikleri olan, hatta magazin kültürsüzlüğüne mahkum edilmiş bir gençliğin, ülkesi ve milletinin değerlerini başarı ile savunabilmesi ne yazık ki çok ama çok zor olacaktır. Aynı gençliğin olgunluk çağlarında, sorumluluk duygusu gerektiren süreç içerisindeki görev ve yetkilerini kullanmada da sayısız kayıplar ortaya çıkacaktır.

Daha açık bir ifade ile; Türk Genci’nin, Atalarının değerleri ile vatandaşlık sorumluluklarını yerine getirmelerini gerçekten istiyorsak, o zaman bu döngüsel sürecin her aşamasında aynı hassasiyeti göstererek hareket etmek zorundayız. Aksi her türlü davranış, son 25 yıldır yaşadığımız gibi kayıp kuşaklar yaratmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu kayıp kuşaklar sadece bebeklik, çocukluk, gençlik olmayacak, bir yaşam boyu süregidecektir.

ALİ NASUH MAHRUKİ

nasuh@nasuhmahruki.com

Devlet Büyükleri Afetlerde Nasıl Davranmalı?

Gündemde herhangi bir doğal afet, deprem, sel, büyük bir yıkım – kırım yokken, uzun zamandır beni rahatsız eden bir konu hakkında düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Özellikle bu tür bir sıkıntının hiç aklımızda olmadığı bir dönemi seçtim ki, tamamen gündem dışı olsun ve yazdıklarım herhangi bir yanlış anlamaya sebep olmasın.

Türkiye güçlü doğa olaylarına açık bir ülke, yaşadığımız olağanüstü güzel ve değerli coğrafya için aslında ödemek zorunda olduğumuz bence önemsiz bir bedel bu. Ancak plansızlığımız, düşüncesizliğimiz, cehaletimiz, ders almayı reddedişimiz ve uzun dönemli hesap yapmayı bütün ağır derslere ve ödemek zorunda kaldığımız bütün ağır bedellere rağmen hala öğrenenememiş olmamızdan dolayı, bu güçlü doğa olayları karşımıza doğal afetler olarak çıkıyor ve malımızı, canımızı yıkıyor, kırıyor, eziyor, yakıyor, yokediyor.

Bütün yapmamız gereken içinde bulunduğumuz coğrafyanın şartlarına “sadece” uyum sağlamak, onları öğrenmek ve gerekli tedbirleri almak. Bu kadar basit bir konuyu bile; kısa dönem hesap yapmaktan başka bir vizyon geliştiremeyen kendi ve yandaşlarının menfaatlerini vatanının, milletinin menfaatlerinin önünde gören sözde yöneticileri – sahte liderleri eliyle bir türlü çözemeyen ama olağanüstü hoşgörüsü, sabrı ve erdemiyle her türlü sıkıntıya katlanan bu asil milletin çektiği acıların adi ve ucuz sebeplerini gören biri olarak içimin ne kadar acıdığını size anlatabilmem mümkün değil. Bir kuruşluk kişisel menfaat uğruna, tarihte en asil yerlerden birine sahip bu milletin bunca sıkıntı ve acı çekmesini; diğer milletler uzaya giderken, yaşadıkları coğrafyayı bir yeryüzü cennetine dönüştürmek için ellerinden gelen çabayı gösterirken, bizim kördöğüşü içinde birbirimizi kırmamızı, gelecek yokmuş gibi yaşamamızı sizler gibi ben de içime sindiremiyorum.

Bugünden alabileceğimiz bir takım önlemlerle, güçlü doğa olaylarını yıkıcı doğal afetlere dönüştürmeden veya en azından çok daha az zararla atlatılabilecek bir seviyede tutmayı başarabilecek bilgiye, teknolojiye ve imkanlara sahipken, bunu basit, cahilce veya kötü niyetli hesaplar uğruna kullanmıyor olmamızı bir türlü anlayamıyorum. Gerçekte doğal afetlere karşı yapabileceğimiz çok şey var, zannedildiği gibi elimiz kolumuz bağlı değiliz. Kaderimizde ne var ise o olur diyerek işin içinden çıkmaya kalkmak da olmaz, elbette ki herkes gibi biz de kaderimizi, nasibimizi yaşayacağız. Geçmişin en güçlü imparatorluğuyken, bugün hepimizi üzen, hatta utandıran bir haldeyiz, ancak yine de önce tedbir sonra tevekkül. Biz tedbirlerimizi almaya başladığımız gün, kaderimiz de ona göre şekillenecek.

Geçtiğimiz büyük afetler ve doğa olayları sonrasında hepimizin basından takip ettiği gibi başbakanlarımız, bakanlarımız, devletin değişik kademelerinin ileri gelenleri, konu hakkında hiçbir bilgileri ve birikimleri olmadığı ve çözüme en küçük bir katkıları olamayacağını gayet iyi bildikleri halde, afet bölgelerine devletin en üst düzey imkanları ile gitmekte, boy göstermekte ve vatandaşlarının yanlarında oldukları, acılarını en kısa sürede giderecekleri gibi bir takım kalıp cümleler ederek tekrar geldikleri gibi tozu dumana katarak ayrılmaktalar. Afet bölgeleri artık hepimizin bildiği gibi her açıdan son derece hassas bölgelerdir. İnsanlar acı, korku ve endişe içindedir, canları, malları kırılmıştır, çaresizdirler, kaderlerine kızgın, başlarına gelene öfkelidirler. Yaşanan acı olayda kendi payları da varsa bile, olayların acısı ve sıcaklığı içerisinde göremezler ve hep bir suçlu ararlar. Bu psikolojiyi çok iyi bilen yöneticiler de, aslında olaylarda kendi iradesiz, ilgisiz, ve sorumsuz tavırlarının da sorumluluğu olduğunu çok iyi bildikleri halde, bir helikoptere atlayıp afet bölgesinde vatandaşlarının yanında görünmeyi ve bu sayede sorumluluğu üzerlerinden atmayı çok iyi becerirler. Çoğu zaman da bir günah keçisi seçilir ve bütün suç onun üstüne yıkılıp diğerleri aklanır.

Bütün bu devletin ileri gelenlerinin bölgeye gelmesi, gitmesi, devletin teamülleri gereği bir takım kurallar ve protokoller üzerinden yapılır. Afet nedeniyle elbette ki bu protokollerde esneklik olur ancak yine de zaten imkanları iyice zarar görmüş, düzeni karmakarışık olan bölgede bu tür bir üst düzey ziyaretin yarattığı karmaşa, bölgedeki arama kurtarma, insani yardım, yeniden yapılanma gibi birinci öncelikli bütün çalışmaları sekteye uğratır. 10 yıldan fazladır arama kurtarmanın her türlüsünü, değişik seviyelerde sorumluluk alarak yaşamış biri olarak, bu durumun son derece gereksiz hatta bir çok kayıba yol açan verimsiz, düşüncesiz bir uygulama olduğunu vurgulamak isterim. Devletin en üst makamlarının sorunları dinlemek, çözüm bulmak amacıyla bölgeye gelmesinin yarattığı duygusal rahatlamanın elbette ki ben de farkındayım ancak sonuca en küçük bir etkisi olmayan sadece görüntüde bir psikolojik rahatlama yaratan bu tür uygulamaların verimsiz olduğunu, hatta işleyişte bir takım kayıplara yol açtığını düşünüyorum.

Çağdaş toplumlarda uzmanlar ve uzmanlıklar vardır. İhtiyaç dahilinde uzmanların bölgeye gitmesi ve koordinasyonu gerekirse ellerine almaları veya mahalli idare ile birlikte yürütmeleri en doğru uygulama biçimi olarak karşımıza çıkar. Devlet protokolünün en üst düzeyindeki kişilerin, konumları ve sorumlulukları gereği çözüme hiçbir katkıları olamayacağı apaçık ortadayken, sadece olayı yerinde inceleme gerekçesi ile, yaratacağı bütün kaosa ve sıkıntıya rağmen her seferinde devletin imkanları ile afet bölgelerine gitmelerinin süreç içinde bir çok kayıba yol açtığı için son derece yanlış bir anlayış olduğunu düşünüyorum.

Liderlikte ve yöneticikte, bu konumdaki kişinin vasıfları arasında organizasyonel ve operasyonel olarak iki farklı etki alanı vardır. Bu iki alandan son çözümlemede kuruma en büyük faydayı sağlayan alan, liderin operasyonel yetenekleri değil, organizasyonel yetenekleridir. Hatta lider – yönetici operasyonel anlamda ekibindeki herkesten daha yetkin ve becerikli olsa dahi, doğrusu o liderin – yöneticinin operasyonel alanda değil organizasyonel alanda kullanılmasıdır. Çünkü kurumsal yapıya yaratacağı en büyük katma değer, onun işini bir veya bir kaç kişinin birarada dahi olsa yapabileceği fiili eylemleriyle değil, yönetsel kararlarıyla olur. Fiili eylemi daha alt seviyedeki takım üyelerine yaptırmak ve fiili eylemlerde ekibindekilerden daha iyi olsa dahi lider – yönetici konumdaki bireyin eksikliğinin burada yaratacağı farkın kaybına razı olup, liderin – yöneticinin yönetsel süreçlerdeki üstünlüğünün faydasını tercih etmek son çözümlemede kuruma çok daha büyük bir katma değer sağlar.

Bu kuralı uzun yıllardır çok iyi bilen biri olarak, kendi ekiplerimde gerektiğinde uygulanmasına her zaman büyük özen gösterdim. Ekiplerimin liderlerinin; en güçlü ve en hızlılar olsalar dahi, değişen koşullar içerisinde sürekli yeni kararlar verilmesi ve yeni bilgilerin sürekli analiz edilip yorumlanması gereken bir durum sözkonusu ise, yönetsel süreçlerde kalmalarını ve eylemsel süreçleri her bilgiye ulaşacak şekilde merkezden yönetmelerini isterim. AKUT’un 10 yıla yaklaşan deneyimi ile, bugüne dek tam 240 arama ve kurtarma görevinde sıfır hata ile çalışmasının en önemli sebeplerinden biri de budur. Biz lider yetiştiririz ve güçlü operasyonel gönüllülerimizi bu liderler eliyle çok daha verimli olarak kullanırız.

Afetlerden hemen sonra, bölgede arama kurtarma gibi teknik konular, jeneratör, çeşitli malzemeler, çadır, yemek, su, yardım dağıtımı, tuvalet gibi fiziksel ihtiyaçların sağlanması ve daha da önemlisi sağlıklı bir organizasyon kurabilmek için sürekli olarak etkin ve doğru kararlar verilmesi gereken süreçler içerisinde, bölgedeki bütün güçler birinci derece önceliği olan bu tür acil ihtiyaçlarla uğraşırken, devlet büyüklerimizin herşeyi aksatan ziyaretlerinin iyi düşünülmesi gerekir. Yumuşatılmış haliyle bile uygulanan protokollerin ve bir de onlara hoş görünmek ihtiyacında olan bir dolu kişinin tutumundan dolayı devlet büyüklerinin olay yeri ziyaretlerinin, zaten karmakarışık bölgedeki işleyişi daha da zorlaştırdığını ve ne kendilerine bir faydası olacak, ne de kendilerinin bir faydası olacağı bir dolu teknik ayrıntıyı dinlemelerinin hiçbir işe yaramadığını düşünüyorum. Bu bağlamda olayın analiz edilmesini, yorumlanmasını ve yönetilmesini konunun uzmanlarına yetkileri ve sorumuluklarıyla birlikte bırakmayı ne zaman öğreneceğimizi gerçekten merak ediyorum.

ALİ NASUH MAHRUKİ

www.nasuhmahruki.com

Herkes Yetkin Olduğu İşi Yapsa

Türkiye’nin önemli verimlilik sorunlarından birinin, çeşitli kişi ve kurumların kendi yetkinlik, yetki ve sorumluluk alanları dışındaki pek çok uzmanlık gerektiren konuda, son derece iddialı olarak düşüncelerini ifade etme ve yayma çabası olduğunu düşünüyorum.

Günümüzde meslekler bile kendi içinde çok sayıda alt uzmanlık alanına ayrılmışken ve her birinde rekabet avantajına sahip olabilmek için ciddi bir birikim, deneyim ve sürekli güncellenen bilgileri takip etmek için son derece disiplinli bir çalışma anlayışına ihtiyaç olduğu apaçık ortadayken, şu veya bu şekilde belirli bir konuma ulaşmış kişilerin, kendi uzmanlık alanları dışındaki, herbiri özel bir birikim gerektiren pek çok konuda da görüşlerini ifade ederek sürekli gündemde kalmaya çalışmalarını ve bu kişilerin de ciddiye alınmasını önemli bir sorun olarak değerlendiriyorum. Bütün bunlar olurken konuya gerçekten hakim olan ve kamuoyunu bilgilendirme konusunda en doğru kaynak olabilecek pek çok unsurun, bu süreçlerin dışında kalması ve uzmanlık uzmanı bir takım kişilerin de kendi cehaletlerini geniş kitlelere fütursuzca yaymasının en üzücü, hatta en tehlikeli konuların başında geldiğini düşünüyorum.

Çağdaşlığı yakalamış ülkeler ve bu ülkelerdeki kurumlar bu gerçeği çok önceden keşfettikleri için; ürünlerinde, ki bu ürün iğneden gökdelene kadar aklınıza gelebilecek herşey olabilir, kaliteyi en üst düzeyde tutabilmek ve doğal olarak rekabet avantajına sahip olabilmek için, pek çok parçanın biraraya gelmesi ile oluşan ürünlerinde her bir parçanın o parçayı en kaliteli ve güvenli üretenden temin edilmesi yolunu tercih ediyorlar. Bazı durumlarda maliyetler konusunda artışa sebep olabilse de, nihai ürünün kalitesini ve güvenilirliğini en üst düzeye çekebildiğinden dolayı, bugün için en çok tercih edilen üretim modelinin bu yönde olduğunu anlamamız gerekiyor.

İşi uzmanına bırakma vizyonunu bir kez anladıktan sonra her alanda örneklerini daha kolay gözlemleyebiliriz. ABD Devlet başkanının 1000 civarındaki danışmanının her biri kendi konusunda en üst düzey uzmanlardan seçilir, ki bu konuların bir çoğunu anlayışımız gereği bizler ancak fantazi olarak nitelendirebiliriz. Uygulamalarının doğruluğu yanlışlığı, etik olup olmadığı ayrı bir konu olmakla birlikte, ancak bu uzmanlar sayesindedir ki Amerika büyük devlettir ve her konuda kendi menfaatlerini en üst düzeyde rahatlıkla koruyabilecek ön alıcı hamleleri düşünebilir ve yapabilir. Çünkü bilgiyi sisteminin temeline oturtmuştur ve bütün kararlarını bilgi temeline dayandırdığı hesaplar üzerine inşa eder. Bu bilgiyi her zaman güncel ve en doğru haliyle kullanabilmek için de yetişmiş uzmanlarla çalışır. Çeşitli uzmanların kendi konularındaki görüşlerini aldıktan sonra bu bilgilerin hepsini, devletin gizli bilgileri ile birlikte bütüncül bir bakış açısı ile, uzun dönemli yansımalarını da hesap ederek devlet politikası haline getirirler.

Medyamızın da sorumsuzluğu sonucunda ülkemizde ise, yetkinlik ve birikim seviyelerine bakılmaksızın, insanların konumları ve popülerlik seviyeleri çıkış noktası yapılarak her konuda her türlü sıradışı, cahilce hatta tehlikeli yorumların geniş kitlelere yayıldığını görmek bile mümkün olabiliyor. Konuları gerçekten bilenler de bu karmaşık yapı içerisinde düşüncelerini yeteri kadar duyuramayabiliyorlar. Bu konuda kendimizden bir örnek vermek gerekirse; deprem konularında artık herkesin doğru – yanlış bir fikrinin olduğu bu süreçte bile, bizler AKUT olarak deprem konularındaki bütün birikimimize rağmen, İstanbul’da yaşanabilecek depremin büyüklüğü, zararın ne seviyede olabileceği, ne zaman meydana gelebileceği, hangi bölgelerin daha fazla zarar görebileceği, nerelerin daha sağlam olduğu gibi birinci dereceden uzmanlık gerektiren ve söylenebilecek her cümlenin, toplumsal hassasiyet nedeniyle sorumluluğunun da çok önemli olduğu bize en yakın olan bir konuda bile, bu konuların uzmanı olmadığımız için, bu soruların bizlere de defalarca sorulmasına rağmen hiçbir zaman bu konular hakkında bir yorum yapmadık. Herkes kendi işini yapsın ve iyi yapsın, biz hep buna inandık. İyi bildiğimiz konularda mutlaka kendimizi öne çıkardık ama her yönüyle hakim olmadığımız hiçbir konuda da bilirkişilik taslamadık.

Aynı konuya paralel olarak bir de ülkemizde çeşitli kişi ve kurumların kötü bir niyetle olmasa bile yine bir diğer kişi veya kurumun yetki ve sorumluluk alanına giren konulara karışmasının da doğru olmadığını düşündüğümü belirtmek isterim. Türkiye Cumhuriyeti devleti binlerce yıla yayılan bir örgütlü devlet geleneği olan bir toplumun ürünüdür. Dolayısıyla devlet yapılanması içerisinde her türlü kurum, uygulama alanı, yönetmelikler ve gelenekler zaten mevcuttur. Burada asıl sorun, onyıllara yayılan bir bölünmüşlük ve ulusal menfaatleri farklı algılamadan kaynaklanan asıl hedef tanımı konusudur. Farklı kurumlar, gruplar veya kişiler ülkenin çıkarlarını aynı platformda değerlendirmediği için tehdit ve menfaat algılamaları da farklı olarak yapılabilmekte ve bu durum da ülkemizde kurumlar arasında ciddi bir iletişim ve işbirliği sorununa yol açabilmektedir.

Kök sorun olarak tanımlayabileceğim bu problemi çözmeden ciddi bir ilerleme kaydetmemiz bence çok zor olacaktır. Burada ideal olan, devleti oluşturan kurumların herbirinin kendi uzmanlık, yetki ve sorumluluk alanına giren konularda, hepimiz için ortak olan ulusal menfaatlerimize uygun olacak şekilde üzerlerine düşeni yerine getirmeleridir. Ancak bölünmüşlükten ve farklı yaklaşımlardan kaynaklanan sebeplerle, kurumlarımızın eşgüdümlü olarak birbirlerinin verimliliğini ve gücünü arttıracak şekilde ortak bir hedefe dönük olarak hareket edememeleri bize her dönemde büyük fırsat maliyetleri ve kayıplar yaşatmaktadır.

Tamamen yukarıda ifade ettiğim hayati bir problem olan ulusal menfaat veya tehdit algılaması farkından kaynaklanan bu sorunu daha da içinden çıkılamaz hale getiren bir diğer konu ise, kurumların kendi sorumluluk alanları dışındaki başka kurumların konularına sürekli olarak doğrudan veya dolaylı müdahalelerde bulunmalarıdır. Siyasetçi askerin işini yapmaya çalışmakta, asker siyasetçinin, medya bürokratın işine karışırken, iş dünyası politika üretmekte, sivil toplum devlet kurumlarının konularına karışmakta, gazeteci polislik ve savcılık yapmakta, vesaire. Bu durumun çok önemli bir diğer zararı ise, binlerce yıllık ortak yaşam ve kültür sonucunda varettiğimiz kurumlarımızın anlamlarını, inandırıcılıklarını ve güvenilirliklerini kaybetmeleridir. Bunun sonucunda vatandaşlar hangi konuda nereye ve kime güveneceklerini iyice karıştırmış ve bu güvensiz ortamda devletin korunması birinci öncelik olan güvenilirliği sorgulanır hale gelmiştir.

Güçlü devlet geleneklerimize ve kurumlarımıza mutlaka sahip çıkmalıyız. Sorun olduğunu düşündüğümüz konularda eskisine rakip olacak ve sadece çatışmayı daha da kızıştıracak yeni yapay kurumlar yaratmak yerine, iyileştirmeyi her bir kurum içerisinde teker teker ve büyük bir ciddiyetle yapmalıyız. Şu veya bu sebeple kurum artık işlevsiz ise elbette kapatılabilir ama eski bir kurumun tanımlı bir işlevi varken sadece görüş farkı var diye yeni kurumlar yaratmanın bize hiçbir faydası olmayacaktır. Eskiden olduğu gibi devlet örgütlenmesini var eden bütün resmi, asker, sivil kurumlar ortak menfaatler çerçevesinde eşgüdümlü olarak çalışabilecek hale getirilmelidir.

Bunu sağlayamadığımz taktirde kendi özkaynaklarımızla kendi kendimizle savaşıyor olduğumuzu sakın aklınızdan çıkarmayın.

ALİ NASUH MAHRUKİ

nasuh@nasuhmahruki.com

Kültürümüzün Sıradışı Üstünlüğü; Hoşgörü

Geçtiğimiz günlerde, SAREM’in düzenlediği Harp Akademileri’nde yapılan “Bilgi çağı ve teknolojik gelişmeler ışığında toplum, yönetim, yönetici ve lider yaklaşımları” başlıklı sempozyumla ilgili değerlendirmeleri okurken; Tuncer Bahçıvan’ın Japon Prof. Dr. Masanori Naito’nun yaptığı etkileyici konuşmaya yaptığı vurgu, deyim yerindeyse beynimde bir şimşek çaktırdı.

Türkiye ile Avrupa kültürü arasındaki farkın, iki farklı kültürün “tolerans” anlayışında yattığını açıklayan Japon bilim adamı düşüncelerinde özetle şu vurguyu yapmış; Türklerin “hoşgörü”, Avrupalıların ise “tolerans” dedikleri kelimelerin anlamları ve ifade ettikleri kavramlar arasında önemli farklar var. Hoşgörü; sıcakkanlılığı, sevgiyi, empatiyi ve toleransı da içeriyor. Ama tolerans’ın içerisinde bunların yerine sadece demokratik bir müsaade etme var.

Açıkçası başka bir eğitim, kültür ve görgüden gelen bir uzmanın bizlere dönük bir gözlemi olarak son derece ilgi çekici ve gerçekçi bulduğum bu ifadeyi, eğitimim ve şartlandırılmalarım gereği kendi kendime bu şekilde kurgulayamayak olduğumu düşünüyorum. Japon bilim adamının bizim kültürlerimize olan eşit mesafesi ve objektifliği ile dışarıdan bakarak rahatlıkla ifade edebildiği bu düşüncenin üzerinde bir kaç hafta düşünerek daha önce üzerinde durmadığım ve farketmediğim keyifli bir öğrenme süreci daha geçirdiğimi vurgulamak isterim.

Hoşgörü kavramı Anadolu kültürünün en büyük erdemlerinden biridir. Yunus Emre’nin; “Yaradılanı hoşgördük yaradandan ötürü” veya Mevlana’nın; “Gel ! Gel ! Yine Gel ! Ne olursan ol ! Yine Gel” sözleri bu coğrafyada doğan, büyüyen, yaşayan herkesin aradan geçen neredeyse 750 – 800 yıla rağmen zihin haritalarına, paradigmalarına bir daha hiç çıkmamacasına işlenmiştir. Bizler de doğal olarak hayat görüşümüzü inşa ettiğimiz temellerden birini hoşgörü olarak kabul etmişiz. Karşılıklı olduğu ve toplumun tüm katmanları tarafından paylaşıldığı sürece büyük bir üstünlük olan bu vizyonun, toplum içerisinde barış, huzur, denge, refah gibi kazanımları olduğu ulusal tarihimizde kayıtlıdır. Tarih boyunca Türkleri; yaşadıkları coğrafyada ezilen, baskı altında kalan halkların kaçıp sığındığı güvenli, huzurlu bir liman gibi kabul etmelerini sağlayan temel unsur; gücümüz, kendimize güvenimiz ve kendimize saygımızdan kaynaklanan, batılı toplumlarda bizim anlayışımız ölçüsünde bulunmayan bu hoşgörüdür.

Batının hoşgörü anlayışı daha ziyade akılla ilişkilidir, bizdeki ise gönülle. Bizim hoşgörümüzde gönülden bir kabulleniş varken, batı kültürünün güçlü demokrat değerlerinden kaynaklanan adil, eşitlikçi, hakkaniyetçi ve bunlarla sınırlı bir müsaade etme anlayışı hakimdir. Bu noktada batıdaki bu müsaade etme anlayışının da özellikle kendi benzerleri arasında tam anlamıyla uygulandığını, diğer toplumlara karşı bu kadarını bile göstermediklerini de ayrıca vurgulamak isterim.

Biz bizden olmayanı hiçbir ayrımcılıkla değerlendirmemiş ve kültürlerini yaşama ve yaşatma hakkına her zaman saygı duymuşken; batılıların ırk, dil, din, kültür konularındaki geçmiş sömürgeci yaklaşımlarını da akılda tutmak gerektiğini düşünüyorum. Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde trafik hala soldan işliyorsa; bu bizim bence gereğinden fazla hoşgörümüz, onların ise sömürgeci ve kültürlerini yaymacı tutumlarının göstergesidir. Bugün Fas’ta, Cezayir’de kendi kültürlerine son derece aykırı olarak herkesin Fransızca düşünmesi ve konuşması, eski SSCB’den ayrılan Türk Cumhuriyetleri’nde hala kiril alfabesi ve Rusça’nın kullanılması, batılı kültürlerin hoşgörü anlayışının ne kadar kendilerine dönük olduğunu göstermektedir.

Avrupa Birliği gibi son derece net ve tanımlı kuralları olan bir toplumsal yapı ile sosyal, kültürel ve ekonomik birleşmeye hazırlanırken, en çok dikkat etmemiz gereken konulardan bir tanesi de işte bu hoşgörü anlayışındaki tutumumuz olmalıdır. Yüzlerce yıl bize büyük güç ve saygınlık katan geleneksel hoşgörü anlayışımız, Avrupa Birliği’nin analitik ve hukuk temelli yaklaşımı karşısında bizi zayıf duruma düşürmemelidir. Dama kurallarıyla satranç oynamaya kalkarsak kaybederiz.

Hoşgörüsüzlük güvensizlerin veya zalimlerin tutumudur. Biz tarih boyunca güçlü – güvenli ve adaletli devletler kurmuş ve bunu da hoşgörü ile desteklemiş bir toplumuz. Burada dikkat çekmeye çalıştığım nokta elbette ki hoşgörümüzü yitirmek değil, ancak 21. yüzyıl koşullarına ve bu koşullarda ilişki içinde bulunduğumuz toplumların yaklaşımlarına göre yeniden tanımlamak gerekliliğidir.

Hoşgörü zihinsel ve psiko-sosyal alanda etkilidir; yaradılıştan kaynaklanan her türlü farklılığı doğal kabul eden ve bu yönüyle bu farklılıkları hakir görmeye, kınamaya, hor görmeye yer vermeyen ahlaki bir olgudur. Hoşgörünün kendine özgü etki alanı; etnik yapı, cinsiyet, renk, dil, din, inanç gibi yaradılışa bağlı konuları kapsar ki bu konularda hoşgörüden hiçbir zaman ayrılmamalıyız, zaten geleneksel düşünme biçimimiz buna izin vermez. Ancak ahlakın, hukukun, adaletin ve kuralların sınırlarına giren konularda kararları ve çözümleri bu alanlara bırakmak gerekliliği de mutlaka teslim edilmelidir. İnsanların niyetleri, davranışları, iradeleri ve kendi kararlarıyla meydana getirdikleri olaylar ve olgular, batılıların hoşgörü anlayışı ve sınırı içinde algılanmalı ve değerlendirilmelidir. Bence çağdaşlığın ve birlikte yaşamanın gereği budur.

21. yüzyılın karmaşık dengeleri, kısıtları ve zorunlulukları son derece güçlü bir hukuk olgusuna ihtiyaç duymaktadır. Hoşgörü ve hukuk sınırına giren konuları birbirinden kesin çizgilerle ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Hırsıza, dolandırıcıya, banka hortumcusuna, naylon faturacıya, katile, rüşvet yiyene veya verene, vergi kaçakçısına, üniversiteden atılana sürekli bir takım gerekçeler sunarak doğrudan ya da dolaylı aflar çıkarılmasını da, toplum içindeki eşitlik ve adalet duygularını önemli ölçüde zayıflattığı düşüncesiyle son derece tehlikeli bulduğumu ifade etmek isterim. Kültürümüzün sıradışı üstünlüğü olarak değerlendirdiğim hoşgörü anlayışımızı, kanunların üzerine çıkartmak bize sadece zarar verecektir.

ALİ NASUH MAHRUKİ

nasuh@nasuhmahruki.com

Motosikletle Kuzey Hindistan

Gezgin ve motosiklet tutkunu üç arkadaş, Sinan KAZANCIOĞLU, Selim TANSAL ve ben, geçtiğimiz sonbaharda 7 yıldır planladığım ancak bir dolu koşturmaca arasında daha önce bir türlü vakit ayıramadığım özgün bir seyahat gerçekleştirmiştik.

Beş haftalık bu çok özel seyahat boyunca çektiğimiz fotoğrafları ülkemizdeki, motosiklet, fotoğraf ve gezi tutkunları ile paylaşabilmek amacıyla bir sergi haline dönüştürdük. Haziran ayı boyunca Etiler MAYA UPTOWN’da açık kalacak sergide toplam 210 adet fotoğrafımızı izleyicilerin dikkatine sunduk.

Bu sergideki fotoğrafların ¾’ü bu seyahat sırasında çekildi. Sinan Kazancıoğlu ve benim geçmiş motosiklet seyahatlerimizden de bir doku katabilmek amacıyla, fotoğrafların ¼’ünü de eski seyahatlerimize ayırdık ve bu seyahatlerde kullandığımız motosikletlerimizi de bu duyguyu izleyiciye daha iyi yansıtabilmek amacıyla sergimizin içine yerleştirdik.

Asya coğrafyasında yıllardır yaptığım yolculuklarda, en basit ifade ile bu kültürde çok kullanışlı bir ulaşım aracı olarak önemli bir yeri olan, üretimi uzun bir süredir Hindistan’da yapılan eski İngiliz yapımı Enfield motosikletlerin, dünyanın dört bir tarafından gelen gezginler için son derece cazip imkanlar sunduğunu gözlemlemiştim. Göreceli olarak ekonomik olması, bakım ve onarımlarının Hindistan’ın hemen her yerinde yapılabilir olması ve en önemlisi, Enfield markasının ve kültürünün, bu coğrafyanın insanları için ifade ettiği geleneksel yaşam biçimi ile, gezgin batılılar için taşıdığı keşfetme ruhunu çok iyi bütünleştiren bir araç olması, Enfield markasını benzerlerinin arasında çok ayrı bir konuma taşıyor.

Projemiz İstanbul’dan Delhi’ye uçakla giderek başlamıştı. Delhi’ye vardıktan sonra, bir kaç gün süren yoğun bir araştırma sonunda Enfield motosikletlerimizi kiralamış ve kuzeye doğru uzayan rotamıza girmiştik. 500 cc. motor hacmindeki tek silindirli bu son derece farklı motosikletler kaba ve basit yapıları, aşağı doğru büyüyen vites sistemleri, sol ayaktan arka fren ve sağ ayaktan vites değiştirme kolları ve güçlü görünümleriyle Hindistan’ın sert yol koşullarına çok iyi adapte olmuş durumdalar.

Yolculuğumuz boyunca, yılda sadece bir kaç ay açık kalan dağ yollarını aştık, Hindu, Budist ve Müslüman kültürlerinin içiçe geçtiği, rengarenk dokusu, eşsiz coğrafyası, yüksek dağları, sert doğası ve iklimi, dünyanın en yüksek araç kullanılabilen dağ geçitleri, yüksek irtifa platoları, ücra köşelerdeki yüzlerce yıllık manastırları, gizli kalmış doğal güzellikleri, geleneksel festivalleri ile sıradışı bir görsel şölen niteliğindeki bu sessiz, sakin, dingin bölge, hayatımız boyunca hiçbir zaman unutamayacağımız dolu dolu bir beş hafta yaşattı bize.

Kuzey Hindistan’ın Ladakh bölgesi, kilometrekareye düşen 2 kişilik ortalaması ile dünyanın en düşük nüfus yoğunluğuna sahip coğrafyalarından biri. İki muazzam dağ sisteminin, Himalayaların ve Karakurum dağlarının geçiş bölgesinde yer alan Ladakh, kayalık ve soğuk bir çöl olarak da tanımlanabilecek sessiz, uçsuz bucaksız bir dünya. Bu olağanüstü coğrafyaya çok iyi uyum sağlamış farklı etnik yapılardan oluşan topluluklar binlerce yıldır geleneklerine bağlı olarak yaşıyor ve kültürlerini yaşatıyor.

Uzunca bir süre kapalı bir ekonomi ve sosyo kültürel yapı ile, dış dünyadan bağımsız bir yaşam sürdüren Ladakh, 1974’den sonra turizm faaliyetlerine açılıyor. Manali’den Leh’e giderken kullandığımız yol ise, bölgenin coğrafi koşullarının ve yüksekliğin bütün zorluklarına rağmen büyük fedakarlıklar sonunda 1989 yılında açılıyor. Henüz onbeş yıllık bir geçmişi olan bu zorlu yolları aşarak çok etkileyici görüntülerin yaşandığı geleneksel Ladakh Festivali’ne de katıldık. Motosiklet ve fotoğrafı bütün renkliliği ve coşkusuyla bir kez daha birleştirdiğimiz bu seyahatin fotoğraf sergisini de, bu görsel ve kültürel zenginliği paylaşmak amacıyla hazırladık.

Seyahatimiz sırasında geçtiğimiz yerler arasında; Delhi, Hindistan’ın en büyük destanlarından biri olan Mahabbarata savaşının yaşandığı ve Bhagavat Gita’nın indirildiği yer olan; Krishna’nın Arjuna’ya Dharma yasasını öğrettiği Kurukshetra, Guru Padmasambhava’nın Tibet’e Budizmi yaymak için yola çıktığı Rewalsar gölü, Simla, Kulu, Manali, Leh, Ladakh, Zanskar, Jammu, Kashmir, Srinagar, Udaipur ve 14. Dalai Lama Tenzin Gyatso’nun ve Tibet’ten 1959 yılında kaçmak zorunda kalan Tibet’lilerin yaşadığı Dharamsala’da yer aldı.

Bizler hem bu seyahatten, hem motosikletlerimizden, hem gördüğümüz, yaşadığımız güzelliklerden, hem çektiğimiz sayısız fotoğraftan, hem de iyi anlaşan, birbirine güvenen üç dost olarak bunca yıl sonra birbirimizi bulmuş olmaktan çok büyük keyif aldık. Umuyoruz ki, bu fotoğraflar ve anılar daha nice gezginlerimize ufuk açıcı, yol gösterici bir kıvılcım olur.

Dışarıda sizleri bekleyen muhteşem dünyaya ilk cesur adımı atmanız dileğiyle,

Seyahatimiz hakkında günlüklere ve fotoğraflara ulaşmak için aşağıdaki linki ziyaret edebilirsiniz.

Biz ki; Fatih Sultan Mehmet Han’ın Torunlarıyız

29 Mayıs 1453 tarihi bütün dünyanın hafiza kayıtlarına Türklerin İstanbul’u fethettiği, Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğuna son vererek bir çağı kapatıp yeni bir çağı başlattığı tarih olarak geçmişti.

Her Türk bu tarihle gurur duyar, göğsü kabarır ve adı geçtiğinde tüyleri ürperir. Gencecik Osmanlı Sultanı’nın eşsiz özgüveni, kararlılığı, askeri dehası ve güçlü ordusuyla Anadolu’yu kesin olarak Türk Yurdu yaptığı bu tarihi her yıl giderek artan bir coşkuyla anıyoruz. Peygamberimiz bile yüzyıllar öncesinden, İstanbul’u fethedecek kumandanın ve askerin ne güzel kumandan ve asker olacağını müjdelemişti. Ve bu asil görev Türklere nasip oldu.

Bu destanın isimsiz kahramanlarının arasından sıyrılıp canları pahasına ilk sancağı surlara dikmeyi başaran Ulubatlı Hasan ve arkadaşlarının yiğitliklerinden, ilkokul sıralarında okurken hangimiz duygulanmadık, etkilenmedik ki. Çocukluğumun kahramanlarından biri Kubilay öğretmenken diğeri de Ulubatlı Hasan’dı. Bu genç insanların ve tarihimizde sayısız örneği bulunan benzerlerinin kendilerinden sonrakilerin daha iyi koşullara sahip olabilmeleri için inandıkları değerler uğruna, en değerli varlıklarını; canlarını tereddütsüz hediye etmelerinin arkasındaki yüceliği hayatım boyunca anlamaya, örnek almaya çalıştım.

Tarihimiz bu tür sayısız kahramanlık, fedakarlık ve yücelik örnekleriyle dolu. Bunlardan birini; İstanbul’un Fethi’nin 552. yılını kutladığımız bu günlerde, atalarımızın anılarına gösterdiğimiz coşku, inanç, güven ve saygıyla hep birlikte bu kutlu tarihi anma etkinliklerine katılmalıyız. 29 Mayıs’larda da, tıpkı 19 Mayıs’larda olduğu gibi öyle bir milli birlik ve beraberlik duygusu yaşamalı ve yaşatmalıyız ki, herkes Türkler her türlü iç çekişmelerine rağmen, özdeğerleri ve ataları sözkonusu olunca yine yanyana durmayı başardılar desin.

Bizim gururla andığımız bu tarihin Batı dünyasındaki etkilerini de öte yandan mutlaka anlamaya çalışmalıyız. Türkleri bir daha Anadolu’dan sökemeyeceklerini anlayan Batılılar, o gün bugündür, İstanbul’u ve beraberinde kesin olarak Anadolu’yu ellerinden kaçırdıkları bu tarihi emin olun bizim coşkumuza eşdeğer bir üzüntü, pişmanlık ve öfke ile hatırlıyorlar.

Fatih Sultan Mehmet’ten yüzlerce yıl önce; Hun İmparatoru Attila’nın, Batı ve Doğu Roma İmparatorluklarını kuşattığı yılları ve yüzlerce yıl sonra; Batılıların Türkleri Anadolu’dan geldikleri yere geri yollama emellerine en yaklaştıkları sırada karşılarına dikilen Mustafa Kemal’i ve bu büyük adamların Batılıların menfaatlerine verdikleri zararı mutlaka bir kez de onların gözünden anlamaya çalışmalıyız. Toplamda 1400 yıllık bir sürece yayılan, tarihin ta kendisi olan bu muazzam rekabetin karşı tarafında bulunan ve aralarındaki birliği hristiyanlık olgusu üzerine inşa ederek, emellerine ulaşmalarındaki en büyük engeli Türkler olarak algılayan Batı Kültürünün, bugünkü davranışlarının arkasındaki gerekçenin, tarihte 1400 yıllık bir geçmişi olan ve hiçbir zaman ve hiçbir koşulda unutulmayacak bu kuyruk acıları ve Türklerin en zor zamanlarda bile bir çıkış yolu bulma konusundaki ezici üstünlüğü olduğunu bir an bile aklımızdan çıkarmamalıyız.

Avrupa Birliği konularında, yaygın medyamızın büyük bir ustalıkla kamuoyu tarafından öğrenilmesini uzunca bir süre örtbas ettiği ama artık yavaş yavaş onların bile engel olamadığı Avrupa’daki çok net ve açık Türk karşıtlığının kökeninin bu tarihsel olaylara dayandığını ve kendi geleneksel eğitim ve din sistemleri içerisinde 1400 yıl kadar önce Attila’nın, 550 yıl kadar önce Fatih Sultan Mehmet’in ve 80 yıl kadar önce Mustafa Kemal’in ve diğer iz bırakan liderlerimizin önderliğinde Türklerin hristiyan alemine dünyayı dar ettiği tarihsel olayları bir tek gün bile akıllarından çıkarmadıklarını unutmamalıyız.

Çok basit bir tarih araştırması bile, binbeşyüz yıla yaklaşan bu önyargı ile batılıların artık neredeyse genlerine işlemiş bir Türk karşıtlığı duygusuna sahip olduğunu anlamamıza yetecektir. Bir gün vakit bulursanız, Darwin’in, Victor Hugo’nun, Delacroix’nin, Cervantes’in, Shakespeare’in, Ronsard’ın, Martin Luther’in, Voltaire’in, Diderot’nun, Kant’ın, Herder’in, Hegel’in, Engels’in, Marx’ın, Pascal’ın, Byron’ın, Edgar Allan Poe’nun ve daha pek çoğunun Türkler hakkında yazdıklarını, söylediklerini bulup okuyun. Kendi kuşaklarının bu son derece değerli şahsiyetlerinin bizim hakkımızdaki düşüncelerini farkedince gözlerinize, kulaklarınıza inanamayacaksınız. Bugünkü Almanya, Fransa, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Belçika, İsveç, İsviçre, Hollanda ve diğer AB üyesi ülkelerin siyasi kimliklerinin bizim hakkımızdaki üzücü değerlendirmeleri taraflı tarihsel eğitimlerinin kaçınılmaz bir sonucudur. Beyinleri yüzlerce yıldır öylesine yıkanmıştır ki; isteseler de başka türlü düşünemezler. Düşünmeye kalksalar kendi toplumlarından dışlanırlar.

İçeride ve dışarıda yaşadığımız bu karmaşık süreç içerisinde birlik ve beraberlik konusunda yapacağımız en büyük hata, kültürümüzü oluşturan çeşitlilik içindeki unsurların kullanım haklarının, farklı altkimlik grupları arasında paylaştırılmasına müsaade etmek olacaktır. Mustafa Kemal ne kadar atamızsa, Fatih Sultan Mehmet de o kadar atamızdır. Türklük, Osmanlılık, müslümanlık, Anadoluluk, ayyıldızlı bayrağımız, türkçe, yüzünü çağdaş medeniyetlere dönmek, hoşgörülü olmak hepimizin ortak değerleridir. Kim ne derse desin, bu değerlerin bir teki bile eksik olsa, biz biz olmaktan çıkar başka bir şey olurduk; tarih de başka türlü yazılırdı. Türklerin son büyük devletinin sahipleri olarak geçmişimize ve değerlerimize herşeyiyle birlikte sahip çıkmalıyız. Bu süreçte yapılacak en küçük bir hata, süreç içerisinde bizi özdeğerlerimize yabancılaştırabilir ve çözümü çok zor tohumların ekilmesine yol açabilir.

Fatih Sultan Mehmet, 59 gün süren kuşatma esnasında Bizans İmparatorunun anlaşma karşılığında vergi vermeyi kabul edeceğini bildiren elçilerine şu cevabı verir; “Buradan gitmekliğim mümkün değildir. Ya ben Bizansı alırım. Ya da Bizans beni.” Mustafa Kemal; “Ya İstiklal Ya Ölüm” der. Bizler gri tonları sevmeyiz, herşeyin açık, net, anlaşılır olmasını isteriz; ilişkilerde, sözlerde dürüstlük ararız; ak’a ak, kara’ya kara deriz. Düzenbazlığı, kaypaklığı, belirsizliği, renksizliği kabul etmeyiz. Biz dün ne idiysek, kim idiysek bugün de oyuz. Adımız Attila da olsa, Hasan da olsa, Kubilay da olsa, Mehmet de olsa, Mustafa da olsa, özümüz, değerlerimiz birdir. Bakmayın bugünlerde sesimizin çıkmadığına, bir yere kaybolduğumuz yok; sabrımız, hoşgörümüz çoktur, gönlümüz geniştir; sükutumuz ondandır. Sınav günü geldiğinde geçmiş yeniden canlanacaktır, buna kimsenin şüphesi olmasın. O gün gelinceye dek, özdeğerlerimize, kahramanlarımıza, atalarımıza hepbirlikte sahip çıkmalıyız.

ALİ NASUH MAHRUKİ

nasuh@nasuhmahruki.com