Sat10212017

Son Guncelleme09:21:39 ÖÖ

Google Translate


Röportaj 14

Dağcılıkla 1988 sonlarında Bilkent Üniversitesi Doğa sporları Topluluğu’nda tanıştınız. Merakınız bu tarihten sonra mı başladı? Özellikle neden dağcılığı tercih ettiniz?

Çocukluğumda,  hayvanlara ve doğaya çok düşkündüm. Etiler’de büyükbabamın yaptırdığı bahçeli bir evde oturuyorduk. Orada köpekten, tavuğa, fareden, kekliğe kadar bir sürü hayvan besliyorduk. 20 yaşında Bilkent Üniversitesi’nde okurken spor olarak doğayla ilgilenmeye başladım. Öncelikle dağcılıkla tanıştım ve çok hoşuma gitti. Daha sonra mağaracılık, yamaç paraşütü, aletli dalış ve bisiklet gibi sporlarla ilgilendim. Üniversiteden sonra yelken ve motosikletle uğraştım.

Üniversiteye başladığınızda kariyerinize dair başarmak istedikleriniz nelerdi? Ne değişti?

Çok iyi bir üniversitenin iddialı bir bölümünde, işletme okudum. Arkadaşlarım kariyerlerini bu yönde yaptılar; ama ben diplomamı aldıktan üç hafta sonra Rus dağcılarla Kazakistan’a oradan da Kırgızistan’a gittim. “Bir dağcının güncesi” adlı kitabımda anlattığım Khan Tengri dağını tırmandım. Benim için çok heyecan verici bir olaydı. Benden önce Türkiye’de, 7000 m.’nin üzerine çıkan iki dağcı vardı. En son ki tırmanışlar 1983’te ve 1985’te yapılmıştı. 7 sene sonra bu tırmanışları tekrar başlatmıştım. İlk tırmanışlarımda çeşitli sıkıntılar yaşadım. Soru sorup öğrenebileceğim birleri olmadığı için, tırmanışlarım bilinmezlikler ve tehlikelerle doluydu. Türkiye’de dağcılık birikimi oluşmadığı için deneme- yanılma yöntemi ile birtakım maliyetler üstlenerek tırmandım. Bir de en önemlisi Rus dağcılarla tırmandığım için onların disiplini ile yetiştim.

‘Zirveye ulaşmak’ sizinle birlikte çok kullanılıyor. En özel ve en önemli tırmanışınızdan bahseder misiniz?

Burada önemli olan herkesin kendi zirvesine ulaşması ve herkesin kendi Everest’ini bulup ona tırmanması. Ben şanslıydım gerçek anlamdaki Everest, benimde ulaşabileceğim Everest’ti. Birçok insan için farklı hedefler onların zirvesi olabilir, hedefleri olan insanlarda böylelikle kendini aşabilir. O yüzden bence en doğrusu, insanın kendini doğru tanıması ve kendi gerçekliği ile örtüşen hedefler seçerek o hedeflerde zirveye ulaşmaya çalışmasıdır.

En heyecanlandığım tırmanışım K2’dir. 8611 metrelik K2, en zorlu ve tehlikeli dağlarının başında gelen dünyanın 2. yüksek dağıdır. Bunun dışında Everest çok özel bir projeydi. 1995 yılında Everest’e tırmanan ilk Türk ve dünyadaki ilk müslüman dağcı oldum. Bir şeyleri ilk defa yapmak her zaman çok zordur. Everest’e tırmanırken fiziksel zorluğun yanı sıra, psikolojik baskı da vardı. Bir Türk ilk defa Everest’e tırmanıyordu, acaba başaracak mı diye endişeler vardı. Türkiye’de imkânsız gibi görünen bir şeydi. Sanki sadece yabancılar Everest’e tırmanabilirmiş gibi bir anlayış vardı. Bugün Türkiye’de toplam 14 dağcı Everest’e tırmandı. Çünkü benden sonra “bizde yapabiliriz” düşüncesi oluşmaya başladı. En önemli konu; yapılan islerin iyi anlatılıp, iyi belgelenmesi ve sizden sonra gelenler için bir rehber olabilmesi.

Türkiye’de, dağcılık anlamında örnek alınıyor, bu alana gönül vermiş kişileri yüreklendiriyorsunuz. Bu anlamda dağcılığa yeni başlayanlara neler önerirsiniz?

Bu işin temel noktası kendini tanımaktır. Gençler kendi yetenekleri ve kendi gerçekleri ile uyum sağlayacak bir iş seçmeliler. Başkasına benzemeye çalışmak en büyük yanlış olur. İnsan özgün bir kişilik oluşturmalıdır; ama genelde toplumda işler böyle yürümüyor. Belirli kalıplar, belirli roller üzerinden insanlar yönlendirilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla kimse özgür olup ne kendine ne de bir başkasına bir şey katamıyor. Mevcut, kabul gören ve biraz da para kazandıran işlerin peşinde koşuluyor. Ben, kimseye benzemeye çalışmadım. İçimdeki potansiyeli ortaya çıkarttım ve kendi yolumu kendi çerçevem içinde çizdim.

Tırmanışlarınızda birtakım riskler alıyorsunuz. Doğa koşulları ile mücadele ediyorsunuz. Keşke bu işi yapmasaydım dediğiniz oldu mu?

Benim hayatımda pişmanlıklar olmadı. Hatalarımdan hep ders aldım. Adımlarımı hesap ederek ve düşünerek atıyorum. Ayrıca değiştiremeyeceğimiz gerçekleri kabul etmek gerekiyor.

Sonrasında Türkiye adınızı AKUT’la bir kez daha sağlamlaştırdı zihninde. Özellikle depremde kurtardığınız insanları düşündüğünüzde, ölümle yaşam arasında o ince çizgide insanlar için yardım eli olmak nasıl bir duygu?

Biz doğa sporları ile uğraştığımız için her durumda kendimize bakabilme ve kötü doğa koşullarında karar verebilmeye alışkınız. Durum böyle olunca arama-kurtarma ve tehlikeli diğer durumlarda başarılı bir ekip çalışması yapabileceğimizi öngördük, öyle de oldu. Bütün bu özelliklerin yanı sıra ekibin özverili olması da gerekiyor. Biz ekip olarak bu yükü taşıyan insanlarız. Aslında AKUT fikir 1994 Kasım ayında Bolkar Dağları’nda genç iki dağcının ölmesinden sonra ortaya çıktı. Hepimiz dağcıları kurtarmaya gittik ama maalesef bulamadık. İşte orada bir toplantı yaptık ve örgütlenmeye karar verdik. Nitekim1996 yılında AKUT’u kurduk. Bir sosyal sorumluluk projesi olan AKUT, tamamen ülkesini ve insanları seven bir avuç dağcının biraraya gelip; güçlenerek, ülkede ciddi bir dönüşüme yol açan bir hareket başlatma olayıdır. 12 yıldır tamamen karşılıksız olarak çalışmalarımıza devam ediyoruz.

AKUT’un geçekleştirdiği birçok sosyal sorumluluk projesi oldu. Eğitimler, seminerler düzenleyerek toplamda sorumluluk kavramının artmasına destek oldunuz.

AKUT olarak 1478 arama kurtarma çalışmasına katıldık ve 733 insanın hayatını kurtardık. Arama kurtarma çalışması dışında sokak çocuklarının rehabilite edilmesinden tutun da, kişileri ve kurumları afet konusunda bilinçlendirilmesi gibi birçok çalışmaya imza attık. Bir avuç dağcı olarak başladığımız AKUT macerasında şu an 800 kişiyiz. Amacımız bilgiyi yayan ve öğreten bir kurum olmak. Afet konusunda eksikleri olan bir toplumuz. Afet konusunda bilgili olmayan bir toplum, afetle yaşamayı öğrenemez. Bizim amacımız afetle beraber yaşamayı bilen bir toplum yaratmak...

“Yaşarken de, yaşamdan sonra da hayat kurtarıyoruz” adını verdiğiniz sloganla, AKUT gönüllüleri olarak “Organ Bağışı” kampanyalarına 2005’ten bu yana destek verdiğinizi biliyorum. Türkiye'de 45 diyaliz hastası var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

AKUT gönüllüleri olarak, yaşarken olduğu gibi, bu güzel dünyadaki varlığımız sona erdikten sonra da, yaşamın kutsallığına hizmet etmek istiyoruz. Bizler yaşamın kutsallığına inanan bir geleneğin temsilcileriyiz. Dünya sizi şaşırtmasın, dışarıda ne görürseniz görün, doğrusu yaşamın kutsal olduğudur, yaşama hakkı da öyledir. Organ bağışı kampanyaları ne yazık ki değişik sebeplerle ülkemizde yeteri kadar duyurulamayan, desteklenemeyen konulardan biri. Oysa bir millet olmanın birinci sorumluluğu o millet arasındaki koşulsuz, art niyetsiz, karşılıklı güven, sevgi, saygı, anlayış ve destektir ve bunlardan kaynaklanan bir arada yaşama arzusudur. Toplum kendi iç dinamiklerini, diğerleri kadar şanslı olamayan, diğerlerinin imkânlarına sahip olamayan bireyleri de koruyacak, onlara sahip çıkacak şekilde kurgulamak zorundadır. Aksi halde milleti oluşturan unsurlar arasında sevgi, saygı, karşılıklı güven ve empati eksikliği yaşanır ki, uzun dönemde bu bölünmüşlüğün, güvensizliğin ve yabancılaşmanın etkileri son derece tehlikeli olabilir. Bu inanç ve düşünceyle, Türk Milleti’ni oluşturan 73 milyonluk nüfusumuzun kendi içindeki bağlarını kuvvetlendirebilmek için önemli bir sembol olabilecek organ bağışı kampanyalarına tüm yurttaşlarımızın destek vermesini istiyoruz.

Dağcılık ve AKUT çalışmaları dışında neler yaparsınız?

Yazmayı çok seviyorum. Altı tane kitabım var ve çok sayıda makalem var. Bununla birlikte Fotoğraf çekmeyi ve onları paylaşmayı çok seviyorum. Yaşanılanları paylaşmazsanız ne anlamı var ki…