İran’ın En Yüksek Dağı – Demavend – 5671 m.

Demavend dağı, İran’da kuzeybatı-kuzeydoğu hattı üzerinde, Hazar Denizi ve İran Çöllerini birbirinden ayıran “Alborz” dağlarında yer alıyor. O da, bizim sevgili Ağrı dağımız gibi dördüncü jeolojik zamandaki volkanik aktiviteler sonucunda oluşmuş. Bazı kaynaklara göre, 5671 metre yüksekliğindeki bu dağın ilk tırmanışı 1837 yılında W. T. Thomson tarafından gerçekleştirilmiş. Eski dönemlerde tırmanışı dinsel ve mitolojik sebeplerden dolayı teşvik edilmeyen dağa, 1940’lı yıllardan itibaren de sayısız İranlı dağcı tırmanmış.

1989 yılında düzenlenen Türkiye Dağcılık Federasyonu faaliyetinde de, 10 dağcımız bu dağın ilk Türk tırmanışını yapmış. Bu tarihten sonra da Demavend, çeşitli zamanlarda Türk dağcılarının sıklıkla ziyaret ettiği dağlardan biri olmuş.

Gerçekten de, Ağrı (5137m.), Elbruz (5642m.) ve Demavend (5671m.) dağları, yüksek irtifa dağcılığına başlamak ve kış dağcılığı tecrübelerini arttırmak isteyen dağcılar için son derece uygun koşullara sahip. Belirli bir seviyenin üzerine çıkmak isteyen, hemen hemen her Türk dağcısının bir dönem geçtiği bu dağlar, coğrafi yakınlıkları ve ekonomik koşulları nedeniyle de Türk dağcılığı için biçilmiş kaftan gibi. Son yıllarda Üniversite kulüpleri bile rahatlıkla bu dağlara tırmanış düzenleyebiliyorlar.

21 Ocak 2000 tarihinde Türkiye’den beş dağcı yola çıkarak iki buçuk saatlik bir uçuşun ardından Tahran’ın Mehrabad havaalanına indik. Havaalanında bizi, 1998 yılında ben 8516 metrelik Lhotse dağına tırmanırken İran’ın ilk Everest tırmanışını yapan ekibin lojistik sorumlusu Homayoun karşıladı. Oldukça iyi hazırladıkları organizasyon programı dahilinde bizi hemen diğer misafir dağcıların da kaldığı Sport Otele yerleştirdi.

Bu tırmanışta ağırlıklı olarak İranlı dağcılar bulunuyor. Ayrıca çoğunu daha önceki tırmanışlarımdan tanıdığım Amerikalı, İskoç, Kazak, Ukraynalı ve Singapurlu dağcılar da davet edilmiş. 5671 metrelik Demavend dağının üzerinde pek çok rota olmakla birlikte, bu seferki kış tırmanışında dört ana rota kullanılacak. Bu programa göre de bizim ekibimiz iki grup olarak “Güney” ve “Kuzey Doğu” rotalarına gidecek.

1994 Aralığında Türkiye Dağcılık Federasyonu tarafından yollanan 10 dağcıdan oluşan ekibimizden dokuzunun zirveye ulaştığı “Güney” rotasında yaptığımız tırmanış, Türkiye’nin en yüksek kış tırmanışı olmuştu. Bu rotayı yıllar önce tırmandığım için, Yılmaz Sevgül ve Tunç Fındık’la bu kez biraz daha zor olan “Kuzey Doğu” rotasını seçtik. Efecan ve Sinan da “Güney” rotasına girecekler.

İranda çok köklü bir dağcılık geleneği var. Öyle ki, insanların hafta sonu yürüyüş yaptıkları ve dağcıların büyük bir tırmanış öncesi aklimatizasyon (vücudun yüksek irtifaya uyumu) tırmanışlarını gerçekleştirdiği, Tahran’ın hemen yakınındaki 4000 metrelik dağlarda binlerce insana rastlamak mümkün. Bu rakamlar Türkiye için çok şaşırtıcı olmakla birlikte İranlıların bu spora verdikleri önemin de bir göstergesi. Dağcılık Federasyonunun, ülkedeki diğer Federasyonlarla ortak kullandığı büyük binanın içindeki konumu ve personelinin gösterdiği ciddiyet de doğrusu etkileyiciydi.

Son hazırlıklarımızı ve eksiklerimizi de tamamladıktan sonra 23’ü sabahı erkenden kalkıp Fedrasyon’da diğer dağcılarla buluştuk. Toplam sekiz otobüs dolusu dağcı birbirimize şans diledikten sonra Demavend dağının “Kuzey”, “Kuzey Doğu”, “Batı” ve “Güney” rotalarına doğru yola çıktık.

Bizim rotamızın başlangıç yeri olan 1700 metre yüksekliğindeki yol kenarındaki Gerveze köyünde otobüslerden inip, geceyi geçireceğimiz 2800 metredeki kamp yerimize doğru yürüyüşümüze başladık. İlk gecenin ardından ertesi sabah da 4300 metre yüksekliğindeki Takht-e Fereydun adı verilen son kamp yerimize geldik. Efsaneye göre burası kahraman Fereydun’un zorba Zohak’ı altedip Demavend dağının içine hapsettiği yer. Bu olay, 10. yüzyılda yaşayan ünlü Pers şairi Firdevsi’nin “Shah Nama” adlı eserinde çok hoş bir dille anlatılmış.

Türkiye’de fırsat bulamadığımız, burada da vakit olmadığı için bu tırmanışı aklimatizasyon tırmanışı yapmadan deneyeceğiz. Normalde asla tercih edilen bir durum olmamakla birlikte, 1996 yılında 5642 metrelik Elbruz dağına da aklimatize olmadan tırmanmıştım, dolayısıyla bunu yapabileceğimi biliyorum. Yılmaz da Tunç da son derece güçlü dağcılar olduğu için bu durumun biraz baş ağrısı dışında bize çok sorun yaratacağını pek düşünmüyoruz.

Zirve günü hazırlıkları için saat 02:30’da kalktık ve bir saat sonra gecenin karanlığında ve buz gibi bir rüzgarın altında zirve tırmanışına başladık. Daha tırmanışın başında koşulların bu kadar soğuk olması pek tercih edilen bir durum olmamakla birlikte, günün koşulları ne yazık ki bize başka şans bırakmadı. Oysa çok iyi hatta sıcak bir havada buraya kadar gelmiştik. Daha ilk bir kaç saatte, rüzgarın müthiş derecede soğuttuğu hava koşulları dayanılmaz hale ulaştı. Ne varsa üzerimize giydiğimiz halde, tırmanış boyunca bir türlü tam olarak ısınamadık. Hatta artık zirvenin altındaki 100 metrelik dik buzul bölüme geldiğimizde, yandan gelen rüzgar bizi yere devirecek kadar kuvvetli esmeye başladı.

Sonradan öğrendiğimize göre o gün saatte 90 kilometre hızla esiyormuş rüzgar. Bu süratle esen rüzgarın yarattığı “rüzgar soğutma faktörü” ve ortamın ısısı gözönüne alındığında, soğuğun üzerimizdeki etkisi “– 50 , – 60” dereceyi buluyordu. Dağcıların en çok korktuğu şeylerden biri ciddi bir kış tırmanışında veya yüksek irtifa tırmanışında çok şiddetli bir rüzgara yakalanmaktır. Çünkü bu şekilde muazzam derecede artan soğuk donma olaylarına davetiye çıkartıyor.

Saatler süren bir tırmanışın ardından 150 metre genişliğe ve 20 metre derinliğe sahip volkanik kraterin en üst noktasına ulaşıyoruz. Doğrusu ya hem aklimatize olmamamız hem de aşırı soğuk hepimizi iyi hırpalamış durumda. Fazla oyalanmadan, şiddetli rüzgar altında biraz çevreyi izleyip biraz da zirveyi işaret eden plaketlerin bulunduğu yere gidip fotoğraflarımızı çekip tekrar inişe geçiyoruz.

İlginçtir, bütün soğuğa rağmen kuru havadan dolayı zirvede buzul bulunmuyor. Bir de yer yer çıkan kükürt gazı ve çevredeki sarı renkli kayaçlar zaman zaman ortamın kokusunu çok ağırlaştırabiliyor. 1994 yılındaki çıkışımızda, “Güney” rotasında daha fazla bulunan kükürt gazı, ekipteki bazı dağcılara ciddi bir baş ağrısı yaşatmıştı.

Tekrar 4300 metredeki kamp yerimize döndüğümüzde doğrusu ciddi şekilde yorulduğumuzu fark ediyoruz. “Güney” rotası ekibimizin şansı bizim kadar iyi gitmemiş, şiddetli rüzgar yüzünden geri dönmek zorunda kalmışlar. Tahmin ettiğimiz gibi şiddetli rüzgar pek çok dağcının parmaklarında ve burnunda donmalara neden olmuş. Bir kaç tanesinin oldukça ciddi boyutta olduğu bu donmalardan, daha az olmakla birlikte biz de nasibimizi almışız. Yılmaz’ın ve benim burnumuz, Tuncun da ayak parmaklarının ucu biraz donmuş. Fazla ciddi olmamakla birlikte Tunç bir süre ilaç tedavisi ve pansuman geçirecek. Bizim burunlarımız da bir hafta – on günde toparladı.

Tahran’da bir gün daha gezdikten sonra İranlı dostlarımızla ve diğer dağcılarla vedalaşıp, bir gün, bir başka dağda tekrar karşılaşmak dileğiyle Türkiye’ye dönüyoruz.