Kaçak Avcılar ve Yok ettiğimiz Doğa – Dördüncü Dünyanın İnsanları

Afrika deyince çoğumuzun aklına İsak Dinesen’in ünlü “Out of Africa”sındaki Ngong dağları, Hemingway’in yeşil tepeleri ya da Burton’un Nil’i gelir. Son yirmi – yirmi beş yılda iç savaşların, kokuşmuş idari sistemlerin ve kaçak avcıların yüzünden bu otantik görüntü ne yazık ki artık gittikçe yok olmaya yüz tutmuş durumda. Hayalimizdeki eski Afrika, bugün sadece parklarda yaşamaya çalışıyor. Orada bile kaçak avcılık yüzünden ciddi bir tehdit altında.

25 yıl önce Orta, Güney ve Doğu Afrika’da nüfusu 65.000’i bulan orta çağ şövalyelerini andıran Siyah Gergedanların % 90’ı bugün yaşamıyor. Sudan, Uganda ve Chad’da hemen hemen soyları tükenme sınırlarına gelmiş durumda. Muazzam cüsseleriyle Filler artık Somali steplerinde eskisi gibi dolaşmıyor.

1970 yılında İdi Amin’in diktası Uganda’nın ekonomisini, turizmini ve vahşi hayatını yok etti. O dönemde kaçak avlananlar, otomatik silahlara sahip ordunun kendisi ve hükümet görevlileriydi.

1990 öncesinde Zambia’nın doğal parklarında 4000 Siyah Gergedan ve 100.000 Fil kaçak avcılar tarafından öldürüldü. Kendi ülkelerinde öldürülecek hayvan kalmayınca, Zambezi nehrini geçen kaçak avcılar Zimbabwe’nin vahşi doğasını katletmeye başladılar.

Afrikada kaçak avcılarla korucular arasında gerçek bir savaş sürüyor. Her yıl onlarca insan bu çatışmalarda hayatını kaybediyor. Bugün, kaçak avcıları gördüğü yerde vurma yetkisine sahip özel eğitimli ve donanımlı korucular sayesinde nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalan bu değerli hayvanlar bir ölçüde koruma altına alınmış durumda.

Aslında bütün bu risklere rağmen neden kaçak avcılığın tam anlamıyla önlenemediğini anlamak zor değil. Afrika gibi fakir bir bölgede yaşayan halk için fildişi ve gergedan boynuzu ticareti, tabii yakalanmazlarsa, inanılmaz bir gelir kaynağı olabiliyor. Bugün dünyada fildişi ticareti hemen hemen tamamen yasaklamış durumda. Yine de son yıllara dek bazı Uzak Doğu ve Arap ülkelerinde meraklılar, bu ürünlere inanılmaz rakamlar ödeyebiliyorlardı. Öyle ki, bir Gergedan boynuzu el altından 30.000 dolara kadar alıcı bulabiliyormuş.

Bu eski kıta için herşeyin kabus gibi gittiği bir dönemde, Louis Leakey’in torunu Richard Leakey, Kenya Wildlife Service’in başına geçerek, Devlet başkanı Moi’yi Fil dişi ticaretini önlemek için güçlü bir hamle yapmaya ikna eder. 1989 yılında kaçak yollardan toplanan bütün fildişlerini kamuoyunun gözü önünde yaktırır. Toplam değeri 3 milyon doları bulan söz konusu fildişlerinin satılıp iyi amaçlarla kullanılması konusunda eleştirilirler ancak bu hareket, yıllık turizm getirisi 400 milyon dolar olan Kenya’nın kaçak avcılık karşısındaki kararlılığını göstermesi bakımından etkileyicidir.

Kısıtlı kaynakların düşüncesizce tüketilmesi konusu aslında başka pek çok alanda da dünyamızın önemli bir sorunu. Okyanuslarımızın dev balinalarından, sevimli yunuslarından tutun da, bir dönem kadınların pek meraklı olduğu kürkleri için katledilen vahşi hayvanlara, ve sorumsuzca ormanlarımızın kesilmesine dek, ihtiyar dünyamızın sınırlı olanaklarını ne yazık ki, tekrar yerine koyabileceğinden daha hızlı tüketiyoruz. Bu hızla giderse, dünyamızın bu paha biçilmez hazinelerini gelecekte yalnızca müzelerde izleyebileceğiz.

Bu konuda sıradan bir insan olarak hepimizin yapabileceği bir takım şeyler var. Herhangi bir ürüne talep ortadan kalkarsa, buna bağlı olarak arz da ortadan kalkacaktır. Bunun en iyi örneği, kadınların artık kürkü tercih etmemeleri. Bilinçli anti – kampanyalar sayesinde bugün neredeyse kürk giyen kadın kalmadı. Çünkü toplum içinde artık kürk giyenlere olumlu gözle bakılmıyor.

Daha iyi bir gelecek için bizler, seçimlerimizle, hayat tarzımızla ve tabii ki üretkenliğimizle başkalarına örnek olmalıyız.

DÖRDÜNCÜ DÜNYANIN İNSANLARI

Bugün dünya nüfusuna baktığımızda, % 4’ünü “Yerli” diye niteleyebileceğimiz, dillerine, kültürel ve coğrafi kökenlerine bağlı olarak, aşağı yukarı 70 ülkede yaşamını sürdüren 5000 farklı grupta toplayabileceğimiz bir insan topluluğu karşımıza çıkıyor.

Sözkonusu “Yerli”lerin ataları, genellikle bugün yaşadıkları topraklara ilk yerleşenler olmuşlar. Hayat tarzları zaman içinde çok büyük değişikliklere uğramadan bugünlere dek gelmiş. İnuit, Saami, Kayapo, Maori, Hmong ve diğer pek çok “Yerli” kavimin kedilerine verdikleri ad, kendi lisanlarında “İnsanlar” anlamına geliyor. Yaşadıkları topraklar da “Bizim ülkemiz”.

Dördüncü Dünya kavramı, bir ülkenin en eski yerlilerinin oluşturduğu, tamamen yada büyük ölçüde kapalı bir bölgede, kendi imkanlarıyla yaşamını sürdüren insanlar topluluğuna verilen bir tanımlama. Bu insanların içinde bulundukları ülkeye etkileri de hemen hemen hiç yok.

Dördüncü Dünya insanını diğerleriden ayıran pek çok özellik var. Bunların içinde en önemlilerinden biri de, onların dünyayı algılayış biçimleri. Gelişmiş ülkelerin oluşturduğu Birinci Dünya ülkeleri, sosyalist blokun oluşturduğu İkinci Dünya ülkeleri ve gelişmekte olan ülkelerin oluşturduğu Üçüncü Dünya ülkelerinin dünya ile ilişkilerindeki en belirgin özellik, her üç grubun da, toprağın insana ait olduğunu düşünmesi. Oysa Dördüncü dünyanın insanları, kendilerini toprağa ait olarak görürler.

Onlar için “Dünya Ana”, yaşamın kaynağıdır. Yaratıcının, insanı besleyen, koruyan, öğreten paha biçilmez bir hediyesidir. “Dünya Ana”, “Yerlileri”, ataları vasıtasıyla geçmişe, her türlü ihtiyaçlarını karşılayarak bugüne ve çocukları ve torunlarına kalacağı vasiyeti ile de geleceğe bağlar.

Bu yaklaşımla “Yerliler”, dünyaya ait olma duygusuna sahipler. Hayvanlar, toprak, dağlar, nehirler, bitkiler, böcekler, gökyüzü ve insanlar, hepsi birbiriyle ayrılmaz bir bağ ve ilişki içinde. Onlara göre her şey bütünün bir parçasıdır. Toprak, hava – gökyüzü ve su gibi o kadar onların içindeki, ona sahip olmayı, alınıp satılabileceğini düşünemiyorlar bile. Şehir hayatına adapte olmuş diğer insanların zamanla yitirmeye başladığı bu görüş, ilkel! “Yerlilerin” yaşamlarının odak noktasını oluşturuyor.

Medeniyetin bize getirdiklerinin yanında bizden götürdüklerini, bizi nasıl gerçek doğamızdan uzaklaştırdığını düşününce, ilkel! insanın içhuzuruna gıpta etmemek elde değil. Keşke medeniyeti doğallıktan kopmadan, doğallığı da medeniyetin getirdiği kolaylıklarla birlikte yaşayabilsek. Yine de, hiç bir şey için geç kalmış sayılmayız, yaşam, hala önümüzde bizim onu nasıl şekillendireceğimizi bekliyor…

Ne zaman su içmek için bir pınara eğilsem, o canlı suyun da benim gibi susamış olduğunu görürüm, ve ben onu içerken o da beni içer.

HALİL CİBRAN (ERMİŞ)

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir