(Yalnızca) Düşünmek Varolmak İçin (Ne Kadar) Yeterlidir?

İnsanoğlu, her gün yaşadıklarından, gördüklerinden, duyduklarından, okuduklarından, kısacası tecrübe ettiklerinden ve öğrendiklerinden, olması ve olmaması, yapılması ve yapılmaması gereken şeylerin neler olduğunun farkına varacak potansiyele sahip olarak geliyor bu dünyaya. İnsan olmanın farkı da bu zaten. Sokrates, “iyi” ile “kötü” arasında bir seçim yapabileceğimizden bahsetmiş ve bunu bilgiye bağlamış. Bu seçim özgürlüğü söylemini pek çok felsefi akımda görmek mümkün.

Gözlem, analiz, yorum ve uygulama programı içinde normal bir zekaya sahip sıradan her insan, doğruyu bulabilecek, iyi davranışı seçebilecek kapasiteye sahiptir. Descartes’a göre insanın başlıca olgunluğu özgür bir iradeye sahip olmasıdır. İşte onu yerilir ve övülür kılan da budur. İrade özgülüğü için yapılan şu tanım da bence çok uygun; “nedeni bilerek karara ulaşma yetisi.”

Doğru yolu bulma konusunda Plotinus, tanrıya giden üç yol vardır demiş; sanat, sevgi ve felsefe. Sanatçı, doğanın duyularla algılanan güzelliğinde, seven, insan ruhundaki ve bedenindeki görülebilir güzellikte, filozof ise, doğal olarak sahip olduğu düşünme yeteneğiyle gerçekleri görebilmesiyle tanrıya ulaşır.

Bu yolların sonsuz sayıda olduğunu düşünüyorum. Bence ne kadar arayan insan varsa o kadar da doğru yol vardır. Hepimiz doğuştan getirdiğimiz özellikler ve sonradan edindiğimiz tecrübeler itibariyle farklı yeteneklere sahibiz. Bunun sonucu olarak da, istediğimiz şeyler, bize mutluluk veren şeyler birbirlerinden farklıdır. Ben dağlara tırmanmaktan, mağaralara girmekten, denize dalmaktan, tepelerden uçmaktan, fotoğraf çekmekten, kısaca; doğayı ve kendimi özgürce – doludizgin yaşamaktan büyük zevk alıyorum. Çünkü sahip olduğum, geliştirdiğim yeteneklerim doğrultusunda kendimi en iyi ifade edebildiğim ve mutluluğa en çok yaklaşabildiğim alanlar bunlar. Her bireyin de kendine özgü, yapmaktan zevk aldığı, mutluluk duyduğu ilgi alanları vardır. Bir ressamın resim yaparken, ya da bir müzisyenin eserini yaratırken duyduğu hazzı ben doğayı yaşarken yakalayabiliyorum.

Bir sanatçı ancak kendinden bir şeyler yaratarak mutluluğu yakalayabilir, bir koleksiyoncu koleksiyonunu geliştirerek, bir bilim adamı araştırmalarının sonucunu aldığında, bir din adamı ise, insanlara yardımcı olduğunu gördüğünde, kısaca; her insan kendi üretkenliğini ortaya koyabildiğinde, sonuçlarını alabildiğinde bunun mutluluğunu yaşar. Kant’ın “ödev ahlakı” da bu düşünceyi dile getirir; başka hiçbirşeyi düşünmeksizin, bir şey yalnızca yapılması gerektiği için yapılmalıdır. İnsan, kendi özgür iradesiyle, istenciyle ve bilinciyle, doğal olarak ortaya koyduğu işlerde kendini gerçekleştirebilir.

İnsanlığın gelişim zincirine katkıları açısından, yapılan işin önemini tartışmak bence yersiz. Herkes bu zincire ancak kendi yetenekleri doğrultusunda katkıda bulunabilir, ne eksik ne fazla. Ve size en önemsiz gibi gelen şeylerin bile birileri tarafından yapılması gerekir. Birilerinin nefesini tutarak denizin 120 – 130 metre altına dalması, mazzam risklere girerek çok zorlu dağlara tırmanması, ya da hayatının 30 yılını bir manastırda ibadet ederek geçirmesi size görünürde bir şey vermeyebilir. Ancak gelişim bir bütündür ve bu bütün küçük küçük sayısız parçacıklardan oluşur. Biri olmazsa bir sonraki de olmaz. İnsanlığın gelişimi bireylerin tek tek gelişimi değil, bireylerin gelişimlerinin bütünde yansımasıdır. Bunun da yolu “yapmak”, “ortaya koymak”, “üretmek” ve “paylaşmak”tır.

Gelişimi yakalayabilmek için önkoşul elbette ki düşünmek, merak etmek, sorgulamak, anlamaya çalışmak, tanımlamaktır. Ama bu yalnız başına yeterli olamaz, çünkü tanımladığımızı üretkenliğe dönüştürmemiz gerekir.

Bilgi, “bilmek” sürecinde değil de, “olmak” sürecinde esas değerine ulaşır. Bilmek, uygulama olmaksızın bir işe yaramaz. Varolmak için yalnızca düşünmek yeterli değil, yapmak da gerekli, hatta belki de daha önemlisi, paylaşmak da gerekli…

Herşey doğal kuvvetlerin birbiriyle olan etkileşimlerinden meydana gelir. Ama kişisel ve bencil bir gaflet içinde kaybolan insanlar, kendilerini aktörlerin ta kendisi sanırlar.